ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

<<<<<

-14-

 

“Şarjı bitmişti. İlknur da küfür edecek biri değildir, hayret!”

“Bana inanmıyorsan Sibel’e sor, en son o telefona çıktı, ona da bağırıp kötü konuşmuş.”               

“Gerek yok, sana inanıyorum tabii ki,” derken oteli tekrar arayıp İlknur’u sordum. Bir saat kadar önce hesabı kapatıp otelden ayrıldıklarını bildirdiler.

Öğleden sonra büroya iki kişi geldi. Kimliklerini gösterip asayiş şubesinden geldiklerini, tehdit ve gelen telefonlar hakkında görüşmek istediklerini söylediler. Savcılığa verdiğim iki tehdit yazısının fotokopilerini gösterdim, telefonlar halen çalıyor, birkaç defa da onlar telefona çıktı, fakat karşıdaki her zamanki gibi hemen kapatıyor. Polisler telefon numaralarını bırakıp;

“Herhangi bir durumda bizleri arayabilirsiniz,” diyerek ayrıldılar.

Evdeyim ve akşam yemeğini henüz yememiştim. Birkaç gün önceden kalma kırmızı şarabı bir bardak ile önümdeki sehpanın üzerine koydum. Ne müzik dinliyor, ne televizyona bakıyorum. İçerisi sessiz. Caddeye uzak olduğu için bürodaki gibi arabaların uğultusundan, yolda bağırarak konuşan veya park yeri için birbiriyle kavga eden insanların gürültüsünden, pencereden içeriyi dikizleyen röntgenci sapıklardan, gün boyu çalan telefonun zırıltısından, kısacası baş ağrısı yapabilecek her şeyden uzak bir yerdeyim. Birinci bardağın dibini yudumlarken koltuğun yanındaki telefona uzanıp İlknur’un numarasını çevirdim. İlknur çıktı.

“Evet, ne istiyorsunuz?”

“Benim, Turgay.”

“Peki sen ne istiyorsun?”

Biraz tuhaf konuşuyordu, alkol aldığı belli.

“Dün birkaç defa büroyu aramışsın.”

“Evet, n’olmuş?”

“Oradakilere bağırıp çağırmış hatta küfür etmişsin.”

“O kadınlar bunu hakketmişti, az bile söyledim.”

“Dinle! Orası bir işyeri, ekmek parası kazanılan bir yer, ekmek parası kazanılan yer ile orada ekmek parasını çıkartan kimselere biraz saygılı olman gerekmez miydi?”

“Peki sen neden kendini yok dedirttin?”

“Bunda yanılıyorsun, onlar doğru söylemiş, sabah erken İzmit’e gitmiştim, akşam büroya geldiğimde notları okuyunca oteli birkaç defa aradım ve yoktun.”

“Teşrif edip arayacağınızı düşünememiştim beyefendi! Ettiğim küfürleri de not almışlardır herhalde… Kardeşimin boşanma davası vardı, onun için İstanbul’a geldik ve yanında kalacaktık, sense kendini yok dedirttin, belki oralarda sana rastlarız diye bulunduğun semte geldik, adresini de bilmediğim için büroyu bulamadık.”

“Sen içmişsin, evde kim var?”

“Sana ne!”

“Anneni ver bana.”

“Evde kimse yok, hepsi Mudanya’ya düğüne gitti ve bu gece gelmeyecekler, anladın mı şimdi?”

“Evet anladım, neden birlikte gitmedin?”

“Sana ne! Peki sen neden büronun adresini bana vermiyorsun, sakladığın bir şey mi var?”

“Geleceğinizi bilmiyordum, gelen bir kimse önce telefon açar, ben de karşılardım.”

“Sen sürpriz diye bir şey bilmez misin?”

“Kötü sürprizleri bilirim.”

“Aşağılık herif!” diyerek telefonu kapadı.

Onu hiç böyle görmemiştim, tekrar aramak istediysem de vazgeçtim. En iyisi yarın aramak, o zamana kadar kendine gelmiş olur; fakat içimde bir kuruntu var. On beş dakika sonra tekrar aradım, uzun müddet çalan telefonu nihayet açtı, ses vermiyor.

“Benim yine, telefonu kapatma hemen, beni dinle!”   

“Öyleyse çabuk ol, fazla vaktim yok,” diye bitkin ve boğuk bir sesle cevapladı,  belli ki ağlamıştı.

“Neden? Bir yere mi gideceksin?” diye sordum.

“Evet, öte tarafa… Sen de gelmek ister misin?”

“Ne içtin sen?”

“Yarım şişe viski, mezesi de bir kutu haptı,” diyerek telefonu tekrar kapadı.

O ciddi olamazdı ve bu kadar da içmezdi. Tekrar aradım, telefonu açmıyor. Yarım saat kadar sonra arayayım, belki başkası sanıp açar diye düşündüm. Hayır, yine açmadı. O halde bu ciddiydi. Yakınında oturan teyzesini aradım, kimse yok, anlaşılan onlar da düğüne gitmiş. Aklıma kız arkadaşı geldi, bir gün kendisini onun telefonundan aramam için numarasını vermişti, orada da telefona kimse cevap vermiyor, günlerden cuma, hafta sonuna bir yere gitmiş olabilir. Aklıma başka bir şey geldi, bilinmeyen numaralar servisini aradım.

“Hanımefendi bana Bursa’da herhangi bir polis karakolunun numarasını verebilir misiniz?” diye sordum. Verdiği numarayı aradım, telefona çıkan memura:

“Ben İstanbul’dan arıyorum, acil bir durum var, size bildireceğim adrese en yakın karakolun telefonunu bana verebilir misiniz?”

Verilen numarayı tuşladım, İlknur’un adresini bildirerek durumu anlattım, adrese bakıp ilgileneceklerini söylediler. Merak ediyor ve tedirginim; acaba gidip bulabilecekler mi! Belki biri içeri girer telefonu açar umuduyla her beş dakikada İlknur’un numarasını çeviriyorum. Bir saat kadar sonra beklediğim oldu, telefona bir bayan çıktı.

“İlknur orada mı?”

“Evet burada, polisi siz mi aradınız?”

“Ben aradım, o nasıl?”

“Ben üstteki komşusuyum, polis gelip bizi haberdar etti, çilingir çağırtıp kapıyı açtırdık, şu an bitkin vaziyette, çok içmiş, hap da almış, biraz kustu, şimdi hastaneye kaldırıyoruz merak etmeyin,” demesiyle tedirginliğim gitti ve biraz olsun rahatladım. Basit bir tartışma sonucu insan böyle bir şey yapabilir mi? Hayır, sanmıyorum… Seneler önce bunalıma girip intihar eden nişanlısı, dünkü kuşkuları, ailesinin bu akşam düğüne gitmesi... Bunların toplamı intihar düşüncesini körüklemiş olabilir. İlknur’u ancak yarın telefonla arayıp nasıl olduğunu sorabilirim. Çok içkili olduğundan kendisi fazla bir şey hatırlayamayacaktır beklide.

Sakin bir hafta sonu geçirip büroya gittim. Sakin derken galiba geceleri ayrı tutmam gerekiyor; zira bazen gördüğüm rüyaların etkisiyle ara sıra uyanıyor, tekrar uykuya dalmam zaman alıyordu, içinde çeşitli düşüncelerin yer aldığı bir zaman. Öğlen sularında caddenin karşısında, büronun  her iki cephesini görecek şekilde bir polis ekip otosunun park etmiş olduğunu gördüm. Büronun arada bir gözetlenmesi için savcı polise talimat vermiş olmalı. Telefonla bizi rahatsız eden bu kimsenin ne istediğini, amacının ne olduğunu bilsem ona göre tavır alır, onu bulma ve yakalama şansımız da kolaylaşabilirdi. En azından nasıl biri veya kim olabileceğini tahmin edebilirdik. Savcının dediği gibi Dilara ve Sibel’e o adamı konuşması için teşvik etmelerini söyledim, hem böylelikle sadece bir hattımız meşgul edilmiş olur. Dilara odama gelip;

“Telefon hattının biri çalışmıyor,” dediğinde telefon idaresinin verdiği numarayı arayarak durumdan haberdar ettim. Kısa zamanda hat tekrar düzeldi. Çalışmadığının sebebi, hat çok sık ve fazlasıyla meşgul edildiğinden santralin devre dışı kalmış olması. Gelen teklifleri değerlendirmenin ardından, iş alamadığımız takdirde şirketi ne kadar süre ayakta tutabileceğimin hesabını yapmaya başladım. Kafamdaki bin bir türlü düşünceler arasında böyle bir şeyin hesabını yapmak bana zor gelse de gerçekleri, şirketin şu andaki durumunu göz ardı edemezdim. Bunun için bazı önlemlerin alınması gerekebilir. Aylık giderler bayağı yüklü olduğu gibi ödeme yapılacak yerler, ayrıca geri ödenmesi gereken banka kredileri var. Tam olarak kâğıda dökmediysem de bu durumda, hiçbir iş almadan şirketi altı ay kadar ileriye götürebileceğimi düşünüyorum. O zamana kadar nasıl olsa günlük hazırladığımız irili ufaklı dört-beş tekliften biri gerçekleşebilir, fakat hiçbir iş şansa bırakılmamalı. Bende olduğu gibi büroda diğerlerinde de neşeden bir eser yoktu. Her gelişinde İlhan’ın yüzündeki ifade kendi girişimlerinin de iyi gitmediğini gösteriyordu. Öğleden sonra büroya geldiğinde;

“Ne yapacağız!” demesi beni şaşırtmadı.

“Bilmiyorum, bekleyeceğiz...”

“Bu iş beklemekle olmaz, beklemekle şirketi bir yere götüremeyiz.”

“Bir önerin var mı İlhan Bey?”

“Keşke olsaydı… Bir ara oturup enine boyuna bunun müzâkeresini yapmalıyız.”

O arada Dilara içeri daldı.

“Telefon açan herif nihayet konuştu.”

>>>>>

Bir bardak kırmızı şarap.Alooo...Merhaba komşu.

1 - 2 - 34 5 - 6 - 7 - 8 9 - 10111213 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 1920 - 21 - 22 - 23 - 24

Anasayfa/HOME       Roman       Bölüm2      Bölüm3    Bölüm4    Bölüm5         DEUTSCH    ENGLISH

Sohbet odası