|
ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-13-
bizim de Bakanlığa önerimiz böyle olacaktır,” cevabını alınca rahatladım. Proje üzerine yaptığımız iki senelik çalışma masrafları zaten bir hayli yüklü ve bu konuda hiçbir maddi talebimiz olmadı. Bu görüşme beni hayli umutlandırdı. Diğer işlerimiz de yolunda gitse hayalimi, Türkiye’de imalata geçmeyi gerçekleştirebilirim. Gerekli fizibilitenin ön hazırlığını yapmış, aklımdaki imalat için yurt dışına yılda ne kadar para aktığını Devlet İstatistik Enstitüsünün arşivinde okuyunca özel projemin önemini daha net görmüştüm, bu konuda yurtdışına bağımlılık kalkacağı gibi yurtdışındaki imalatçılara rakip bile olabilirim. Günler hızla gelip geçiyor, kasım ayının ilk haftası. Yaz saati uygulaması kalktığından hava paydos saatinden önce kararıyor. Ay sonunda Aykut işten ayrılmıştı, o artık bizleri korumak için vatani vazifesini yapmaya gidecek. Öğleden sonra İlhan büroyu aradı. “Kötü bir haberim var!” “Kötü haberlere zaten alışığız, nedir şimdiki?” “AGİ Şirketi tasfiye halinde, iflas ediyor.” “Ne dedin? Bundan emin misin?” “Şu an bulunduğum şirkete haber gelmiş, AGİ’nin alacaklıları sıraya dizilmiş, hemen oraya geliyorum, istersen avukatla derhal irtibata geç.” Soğuk bir ter... Ellerim titremeye başladı. Masa kenarındaki sigara paketine uzandım, içi boş, yenisini almak için dışarıya yöneldiğim anda Dilara arkamdan seslendi: “Kötü bir haber miydi?” “Evet, çok kötü...” Dışarı çıktım. Binanın köşesinden dönüp caddedeki en yakın marketten sigaramı alarak geri geldim. Bayanlar salonda, masa başında ayaktalar, Dilara elindeki kâğıdı bana uzattı, ikisinin de benzi bembeyaz, alıp okudum; “hepiniz öleceksiniz!” yazıyor. “Nerde buldunuz bunu?” diye sinirli bir şekilde sordum. “Sen çıktıktan hemen sonra kapı zili çaldı, bir şey unutup geri döndüğünü sanarak açtığımda kapıda asılı olduğunu gördüm,” diyen Dilara oldu. Hemen binanın önüne çıktım, sağa sola bakındım, bitişikteki binanın kapıcısı çöpleri çıkartıyordu, ona sordum: “Az önce burada birilerini gördün mü?” “Senin de görmüş olman gerek, dışarı çıktığında kapının yanında iki kişi vardı, yanlarından geçtin, sen binanın köşesini döner dönmez biri arkandan yürüdü, diğeri binaya girip hemen sonra çıkarak hızla caddeye daldı ve aksi istikamete, yani sağa dönüp gitti, ben de bir şeylerden şüphelenmiştim,” ardından; “bir şey mi oldu?” diye sordu. “Nasıl kimselerdi tarif edebilir misin?” “Alacakaranlıkta pek fark edemedim, binaya girip çıkan deri montlu ve başında bir şapka vardı.” Binadan acele ve sinirli bir halde çıktığımdan onları fark edemeyip gözlerimin önünden, elimin altından kaçırmışım. Daha önce kapıya asılan ve savcılığa verdiğim yazının bendeki fotokopisi ile yenisini karşılaştırdım, aynı el yazısı. Sibel: “Aykut Bey de şirketten ayrılınca bazen büroda iki kız yalnız kalıyoruz ve korkuyoruz.” “Sizi yalnız bırakmayacağız, bu hafta sonu şantiyedeki iş bitiyor, Hüseyin Bey büroya gelecek. Ben, İlhan veya Hüseyin Bey, birimiz mutlaka burada olacağız, kapıyı ziyaretçiye açmadan önce emniyet zinciri mutlaka takılı olsun, çevredeki esnaf ve büroları da buraya göz kulak olmaları için haberdar edeceğim.” Yarım saat kadar sonra İlhan geldi. Her iki konu hakkında konuştuk. Paydos saati yaklaşıyor, her günkü gibi sapığın son araması paydostan beş dakika önce oluyor, o an geldi ve telefon çaldı. “Mesajımı aldınız değil mi?” diyerek kapadı. Onlar yakınlarda olabileceğinden, çıkmak için hazırlıklarını yapan kızlara biraz beklemelerini söyledim. Bir müddet sonra Dilara ve Sibel’e; “Arkanızdan çıkıp belirli bir mesafeden sizi izleyeceğim, vasıtalara binip gidene kadar da durakta bekleyeceğim, burada olmadığım zamanlar İlhan veya Hüseyin Bey aynısını yapacak,” dediğimde İlhan bunu onayladı. Ertesi sabah telefon idaresinden aradılar. “Turgay Bey siz misiniz?” “Evet, benim.” “Cumhuriyet Savcılığına müracaatınız olmuş, biz de gelen telefonların kaynağını bulmaya çalışacağız, dediklerimi not ediniz ve aynen uygulayınız, size ayrıca telefonlarınızın kontrol edilecek yerin numarasını vereceğim, telefonlarınızın kontrol edildiğini en yakın akrabanıza dahi söylememenizi tavsiye ederiz, büroda telefon santrali kullanıyorsanız ilkönce telefonları santralden ayırıp santrali iptal etmeniz gerekiyor, sonra...” diye anlatmaya devam etti. Söylediklerini not alarak teşekkür edip telefonu kapadım, Sibel ve Dilara’ya bana anlatılanları aktarıp; “Dinleyiniz! Bunu, yani telefonların kontrol edileceğini sadece ben, ikiniz ve İlhan Bey’den başka kimse bilmeyecek, hatta evde anne ve babalarınıza dahi söylemeyeceksiniz, herhangi birinin ağzından kaçıracağı tek bir kelime her şeyi mahvedebilir,” dedikten sonra kimseye bahsetmeyeceklerine dair söz verdiler. Cuma günü şantiyede iş bitmiş, yeni bir iş alamadığımızdan orada çalışanların sözleşmelerini uzatamamıştık, böylece onlara mecburen yol görünmüş oldu. Hüseyin de dünden, yani pazartesi gününden itibaren büroda ve dış ilişkilere bakmaya başladı. Genel müdürün onayına kalan Gür-Ten Holdinge verdiğimiz teklif bilmediğimiz bir nedenden dolayı imzadan geri dönmüş, diğer teklifler gibi sonunda o da reddedilmişti. Yüzde doksan dokuz olarak gördüğümüz şansımızı bir anda kaybetmiş olduk. Hava yeni kararmaya başladı. Kendime bir kahve almak için odamdan çıktım. Dilara salonda masasının başında Hüseyin’in söylediklerini not alıyordu, onlara doğru bakınca dışarıda pencere önünde hareket eden karanlık bir siluet gördüğümde birinin jaluzilerin arasından içeriye bakmaya çalıştığını fark ettim. O da göründüğünü fark etmiş olacak ki kafasını pencereden çekti. Biri, parmaklıklardan iki metre genişliğindeki çimlerin üzerine atlamış içeriyi gözetliyordu. Büro giriş katında olduğundan pencere dibindeki herhangi biri içeriyi rahatlıkla görebilirdi. Koşarak caddeye daldım. Hüseyin de “ne oluyor!” diyerek peşimden geliyordu. İleride kalabalığın arasında biri koşuyor, onu takip etmeye çalışıyorum. Cadde bayağı kalabalık, gözden kaybettim. Herhangi bir mağazaya, binaya veya bir iş hanına girmiş olabilirdi. Sadece üzerinde siyah bir mont ve başında şapka olduğunu fark etmiştim. Hüseyin’e ne olduğunu kısaca anlattım, çevredeki mağaza ve iş hanlarına bakarak bir müddet dolaştık, sır olmuştu. Geri döndük. Paydostan sonra Hüseyin aynı istikamette oturduğundan müsait olduğunda önce Dilara’yı, sonra Sibel’i arabasıyla evine bırakıyordu, bugün de birlikte çıktılar. Bir iş görüşmesi için ertesi sabah evden direkt İzmit’e gitmem gerekiyordu. İzmit’ten döndüğümde saat on dokuz idi, önce büroya uğradım. Öğleden sonra cep telefonumun şarjı bittiğinden büro ile irtibatım kesilmişti. Ajandadaki günlük notlara baktım. Saat on beş, on altı ve on yedide İlknur aramış, kız kardeşiyle İstanbul’daymış ve kendisini aramam için bir otelin telefon numarasını bırakmış, oteli aradım. “312 numaralı odayla görüşmek istiyorum.” “Odada kimse cevap vermiyor, dışarı çıkmışlar.” Bir saat kadar büroda oyalanıp tekrar aradım, oda cevap vermiyor, ardından yağmurlu hava temposunda eve doğru yol aldım. Ertesi sabah dosdoğru savcılığa gittim. Müracaatımı yaptığım savcıya kapıya asılan ikinci kâğıdı verip sonraki gelişmeleri anlattığımda; “Merak etmeyin er veya geç onu bulacağız, bugüne kadar nelerle karşılaşmadık ki!.. Telefon sapıklarından kimi rahatsız edilen kızın yakın akrabası, rahatsız edilen kadının kocası bile çıkıyor, üstelik karısıyla birlikte savcılığa şikâyete geliyor,” diye karşılık verdi. “Bu kimsenin sadece bir telefon sapığı olduğunu nasıl anlayabilirim ki! Hiç konuşmuyor bile, ne istediğini söylemiyor.” “İşte bu beni de düşündürüyor, o şimdilik sadece dişlerini gösteriyor olabilir, onu konuşturmaya çalışın, bilirsiniz; havlayan köpek ısırmaz. Ne yazık ki her yere bir polis memuru dikemeyiz, ben yine de karakolu arayıp o civarda gezen ekiplerin fırsat buldukça büronuza göz kulak olmalarını söyleyeceğim.” Teşekkür edip ayrıldım. Saat on bire doğru bürodaydım, Dilara: “Dünkü notları okudun mu?” “Evet okudum.” “İlknur Hanım en az altı defa aradı, İzmit’te olduğunu söylediğimde inanmadı, senin yok dedirttiğini sanıyordu, hatta kötü konuşup küfür bile etti, cep telefonun da cevap vermiyordu.” |

