|
ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-11-
bakıp beni gördüğünde diğerinin kolunu çekiştirerek bir şeyler söylemiş, sonradan isminin Nevin olduğunu öğrendiğim bu küçük sevgilim dönüp bana bakmıştı. Onlara iyice yaklaştığımda yanlamasına arkasına, bana doğru bakan Nevin önümden cilveli bir şekilde sağlı sollu yürüyerek kendisini geçmemi engelliyor, aynı anda incilerini saçıyordu: “Ay! Yanıma yaklaştı, şimdi yanımdan geçecek, tam arkamda. Yok hayır… Kalbimde, kalbimin içinde, ay kalbim çarpıyor, ah kalbim! Çok heyecanlıyım, bayılacağım.” Gülümseyerek karşılık vermiştim: “Bu kadar güzellik kalp çarpıntısı yapar, başkasının kalbini de hoplatır.” “Ay benimle konuştu, bana güzel dedi!” demesinin ardından yaya kaldırımının kenarına çekilip; “Buyurunuz efendim, yanımdan geçiniz,” diyerek yol göstermiş, arkamdan; “Ay! Yanımdan geçti, ne de hoştu!” dediğinde ben artık oturduğum binanın kapısının önündeydim ve ona bakarak gülümsüyordum. O günden sonra mahallede sıkça karşılaşıp selâmlaşmaya hatta kısaca sohbet etmeye başlamıştık. Bir ay kadar sonra yine bir hafta sonu zilim çalmıştı, kapıyı açtığımda bir kız arkadaşıyla birlikte eşiğin önünde elindeki birkaç kitap ile dikiliyordu, şaşırmıştım. “Girebilir miyiz?” diye sorduğunda kenara çekilip içeri davet ettim. “Tabii ki, buyurunuz bayanlar.” Salona doğru ilerleyen Nevin: “Okul ödevim var da, sizin bilgisayarınız varmış, kullanabilir miyim? Ödevimi bilgisayarda hazırlamam gerekiyor.” “Tabii, ama bilgisayarımın olduğunu kim söyledi?” “İstihbaratım kuvvetlidir.” “Hakkımda başka ne biliyorsun?” “Bekâr olup yalnız oturduğunuzu, arabanızın plâka numarasını, işyerinizin nerede olduğunu vesaire…” “O!… Çok şeyler öğrenmişsin. Peki kaç yaşında olduğumu da biliyor musun?” “O, o kadar önemli değil canım, ne de olsa akıl baştadır, yaşta değil!” Artık kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyordum, ne sorsam cevabı hazırdı. Bilgisayarın nasıl kullanılacağını bilmiyordu, ona gösterdim. Yavaşça öğreniyor ve yazıyordu, diğer taraftan ikram ettiğim içecekleri yudumlayıp sohbet ediyorduk. Her hareketi ve konuşması cilveli idi, çıtı pıtı on altı, on yedi yaşlarında bir lise öğrencisi diye düşünmüştüm. On yedi yaşında ve liseye gidiyormuş. Birkaç saat sonra ayrıldıklarında: “Tekrar gelebilir miyim? Benim çok ödevlerim oluyor da…” “İstediğin zaman gelebilirsin, yine beklerim.” Uzun siyah saçlı, çekik gözlü tatlı dilberin mıknatıs gibi çekiciliği insanı ister istemez titretiyordu. İkinci ve üçüncü gelişi tekrar aynı arkadaşı ile birlikte olmuştu. İkinci gelişinde oturduğum dairenin her tarafına bakmış, inceden inceye kontrol etmişti, içecek servisini ve benim için kahveyi de artık kendisi yapıyor, arkadaşı gibi kahve yerine meyve suyunu tercih ediyordu. Dördüncü defasında yalnız geldi. “Bak! Yine başının belası geldi.” “Fakat tatlı bir bela.” “Ay! Teşekkürler…” Üçlü geniş koltuk üzerinde yan yana oturuyorduk. Sohbet ilerledikçe iyice sokuluyor, çok yakınımdan soluyordu, artık nefesini yüzümde, boynumda, teninin öz kokusunu burnumda hissediyordum. İlkbaharda yeni açmış, henüz koklanmamış bu yaban çiçeğinin gülücükleri ve cazibesi hırçın güzelliğine bilmediğim türden değişik bir akort katıyordu. Aniden omzuma yasladığı bezekli başını okşamaya ve koklamaya başladım. Çene ucundan hafifçe tutup ilk öpücüğümü kondurduğum başını kaldırarak yüzünü örten saçlarını sağa sola serdiğimde, bana çevrilen simsiyah gözlerinin içinde gördüğüm o heyecan dolu ihtirası bir müddet seyrettim. Gözlerden yansıyanlar, uzun süredir içinde sakladığı, yüzümü ve tüm benliğimi okşayan bir rüzgâra, hatta beni uçuran bir fırtınaya benzettiğim aşırı bir özlemin ifadesiydi. İkinci öpücüğümü alnına, üçüncüsünü burnunun, dördüncüsünü dudaklarının üzerine kondurmuştum. O artık kafasını geri yaslamış, açılan boynunda sıralanan bir dizi öpücüğü belli ki her yerinde hissediyordu. “Beni yatağına taşısana?” demişti o an. Yavaş ve nazikçe kucağıma alıp yatak odasına taşıyarak yine öyle yatağın üzerine bıraktığımda, kucağımdayken kıskıvrak büzülmüş vücudu bir yelpaze gibi açılmış, heyecanı az da olsa dinmişti. Dalından kopardığım bu taze çiçeğin üzerindeki yeşillikleri özenle ayıklamaya başlayınca elerimden tutup; “Hava soğuk olduğu için kalın giyindim, sakın gülme,” demiş, sonra kollarını gerip kendini bana adamıştı. Yavaşça soyduğumda çıplak kalan vücudunun her tarafını kokluyor ve öpüyordum. İkimiz de çırılçıplak halde, yerle gök arasında can çekişircesine dönüp durup inliyorduk. Fazla ileri giderek henüz yeni açmış bu çiçeğin benim tarafımdan erken solmasına, canının alınmasına izin veremezdim; ne de olsa ben kırk yaşındaydım, o ise yaşımı sormamış, otuz veya başlangıcında olduğumu sanıyordu. Ben onun sadece gençlik aşkı olabilirdim, henüz ilk baharında olan Kafdağı çiçeğinin hayatı kendinden oldukça yaşlı biri tarafından karartılamazdı. Dansımızdan sonra: “İleri gitmeyeceğini biliyordum, gitseydin bile sana hayır diyemezdim.” İşte böyleydi destansının ilk serüveni, saf kokusunu aylarca avuçlarımda muhafaza ettim, ta ki kendi yaşlarında bir arkadaş edininceye dek, bense başka bir semte, yeni evime taşınmıştım o zamanlar.
Nevin’in anısına içtiğim son kahvenin ardından eve gitmek üzere ayrıldım ve hafta sonunu sakin bir şekilde evde geçirdim. Üç gün sonra ay sonu. Bugüne kadar iş temposunda ve günlerin arta kalanında bir değişiklik olmadı, sadece bir önceki akşam paydosunda arabaya gittiğimde sağ cam sileceğinin bükülmüş olduğunu görmüştüm. Galiba mahallenin çocukları veya bazı serseriler artık arabamla uğraşıyor. Bugün ödeme yapacağına söz veren AGİ Şirketi bizim için yine bir ödeme öngörmüyordu. Şirketim her an zor duruma düşebilir; neyse ki tahsilat yapacağımız birkaç yer daha var, yeni bir iş sözleşmesi de yapmak üzereyiz, tabii ki önümüze yüzde birlik kadar bir engel çıkmazsa… Günlerden çarşamba. Sabah sekiz otuzda bürodaydım, diğerleri henüz gelmemiş, saat dokuzda başlayan mesaiden on veya on beş dakika önce geliyorlar. Herkes bürodayken her zamanki gibi dokuzu beş geçe telefon sapığı dediğimiz kimse aradı. Telefona çıkan Dilara’ya “beklesin ve görsün!” diyerek telefonu kapamış. On beş dakika sonra şirketin her üç telefon hattını arka arkaya arıyor, cevap verdiğimizde kapatıyordu. Öğlen paydosuna kadar en az yirmi kez böyle tekrarlandı. Her kimse; bu adam artık iyice sinirimize gitmeye başladı. Öğlene doğru İlhan geldi. “Dilara Hanım, Gür-Ten Holdingi arar mısın?” Telefon konuşmasını bitiren İlhan yanıma geldi. “Genel müdür yurtdışına çıkmış, dolayısıyla teklif henüz onaylanmamış.” “Ne zaman gelecekmiş?” “İki hafta içinde.” Merakım on dört gün daha devam edecek. En son, iki hafta önce verdiğimiz tekliften de henüz bir haber çıkmadı. Hislerim bana bazı şeylerin yolunda gitmediğini bildiriyor, inşallah yanılıyorumdur. Herkes gittikten sonra yarım saat kadar büroda kaldım. Eve gitmek üzere çıkıp arabama doğru yürüdüm, her zamanki gibi binmeden önce sağına soluna baktığımda olağandan farklı bir şey görmedim ve yola koyuldum. Birkaç kilometrelik yolun ardından arabanın arka tarafında bir gariplik hissettim, arkamdan gelen başka bir sürücü de kornasına basıp beni uyarıyor. Müsait bir yerde kenara çekip kontrol ettiğimde sağ arka lastiğin inmiş olduğunu gördüm. Lastiği değiştirmem yarım saatimi aldı. Lastikçiye gittim. “İşte sebebi bu,” diyen tamirci elindeki kocaman bir çiviyi bana gösterdi. “Bu nasıl olur, böyle bir çivi lastiğe nasıl girebilir?”
|
