|
-10-
numarasını bilmediğinden artık eminim, rehberde yer almasını istemediğimden bilinmeyen numaralar servisinden de öğrenemezdi. “Ne dedi?” diye sordum. “Konuşmadı, sadece aynı tarz ve şekilde sırıtarak telefonu kapadı, ayrıca ablan Nazan aradı, birkaç gündür İstanbul’daymış.” “Belki akşam evine uğrarım.” Öğlen vakti postacı mektuplarımızı getirdi, arasında Angela’nın, sadık dostumun bana gönderdiği doğum günü kartı da vardı; mektuplarını olduğu gibi her doğum günümde, yılbaşında tebrik kartlarını alırım. Akşama doğru paydostan tam beş dakika önce sapık yine aradı. Herkes gittikten sonra büroda yalnız kaldım, belki o adam yine arardı, bu sefer telefona ben çıkacaktım. Bir saat boyunca telefon gelmedi, demek ki büronun açılış ve kapanış saatlerini biliyor. Ablamın yanına gitmek üzere bürodan ayrıldım. Kapıyı yeğenim açtı, salona girdiğimde yedi sene sonra ilk kez annemle karşılaştım, uğramam diye evde olduğunu bana söylememişler. “Ne de olsa annem, belki değişmiştir, artık barışmalıyım” diye düşünüp elini öptüğümde, eldeki buruşukluk bana yaşlanmış olduğunu hissettirdi, yetmiş yaşına geliyor olmalıydı, yüzüne baktım; yanakları çökmüş, çenesi dışa doğru çıkık ve küçülmüştü. “Yemek hazırlayayım mı?” diye sorduğunda aç olmadığımı söyledim, sadece çay içerek yanında ikram edilen kuru pastadan yiyip ayrıldım. Geçen bir hafta içinde olağandışı bir şey olmadı; sadece hazırlayıp vermiş olduğumuz tekliflerden bazılarına ret cevabını almış, bunlar da bizi üzmüştü. İlhan’ın verdiği son iki tekliften halen umut var; öğlen vakti sevinçli bir halde büroya geldi. “Üç hafta önce Gür-Ten Holdinge verdiğimiz teklif kabul edildi, sözleşmeyi genel müdürlüğe imzaya gönderdiler.” “İşte bu iyi bir haber, teslimat ne zaman?” “Onaydan en geç bir ay sonra malları teslim etmemiz gerekiyor, ödemeler sözleşmedeki gibi teslimattan sonra otuz ve altmış günlük iki taksitte yapılacak.” “Almanya’ya siparişi vermeden önce para transferi yapmamız gerek, bununla Aykut Bey ilgilenir,” diyerek yanımıza çağırdık. “Transfer için bir hafta daha beklesek? Biliyorsunuz bir hafta sonra AGİ Şirketi ödeme yapacak,” diye söze başladı. İlhan: “Yeni bir sipariş geçmeliyiz, sözleşme imzada, para transferini yapmak için bir hafta daha beklemeyelim, nasıl olsa yapmamız gerek.” “Bence bir sorun yok,” diyen Aykut transfer işlerine yöneldi. Akşam eve gitmek için arabama bindiğimde sağ yan aynanın kırılmış olduğunu gördüm. Çocukların marifeti olduğunu düşünerek en yakın benzin istasyonunda yeni bir ayna taktırıp yoluma devam ettim. Bir ara fırsat bulup İlknur’un yanına Bursa’ya gitmeyi veya Erdek’te buluşabileceğimizi düşündüm. Acaba o bu sonbahar ayında Erdek’e gelir miydi! Neden olmasın? Geçen kış ayında bile orada buluşmuştuk, ay sonunu beklemem belki daha doğru olurdu. AGİ Şirketi ödemeyi yaptıktan sonra rahat bir kafayla hafta sonunu orada geçirebilirdim. Bu hafta sonunu İstanbul’da geçirmem iyi olur, alışveriş yapmam gerekiyor, kış önümüzde, biraz da kışlık giysiler almam gerek. Hafta sonu, günlerden cumartesi, öğleden sonra önce Aksaray’da, ardından Bakırköy’e gidip vitrinlere bakmaya başladım, hoşuma giden bazı giysiler aldım. Son durağım sahildeki alışveriş merkeziydi. Burada kendime bir kazak alarak kafeteryalardan birine oturup karnımı doyurdum ve bir kahve içmeye karar verdim. O an seneler önceki, galiba 1992 senesiydi, bir olay gözlerimde canlandı:
O zaman da aynı yerde alışveriş yapmış, aynı kafeteryada yorgunluk kahvesi içiyordum, karanlık yeni çökmüştü. Aniden kulakları çınlatan büyük bir gürültüyle herkes gibi ben de ayağa fırlamıştım. Çığlık çığlığa sağa sola koşuşturanlardan kimi oraya buraya çarpıyor, kafama asma tavandan kopan parçacıklar yağıyordu. Şaşkın bir vaziyette arkama bakmıştım. Hemen arkamdaki masa boş, onun arkasındaki masanın mermer levhası paramparça olmuş ve masa başında dikilen bir adam sanki elinde bomba patlayan sessiz film kahramanı Charlie Chaplin gibi elbiseleri parçalanmış halde bana bakıyordu, göz göze gelmiştik. Birden karnından kanların boşaldığını ve karnının parçalanmış olduğunu fark ettim. Olduğu gibi yere yığıldığında masasının üzerine bir gazete kâğıdına sardığı bombasının patlamış olabileceği aklıma gelmemişti. Başka bir bomba patlayacak diye herkes telaşla çıkış kapılarına doğru koşuşturduğunda o kalabalığa karışmanın akıllıca olup olmayacağını düşünmemiştim bile. Eve geldiğimde sol ayağımın kaval kemiğinin üzerinde kanama görmüş, hayret etmiştim; zira ona sırtım dönük halde oturuyordum, galiba herhangi bir parça oturduğum masanın metal ayağına çarpıp geri sekerek ayağıma isabet etmişti.
Bunları düşünürken omzuma değen bir el ile irkildim ve dönüp baktım: “Nevin!” Bu senelerdir görmediğim küçük sevgilim Nevin’in eliydi. O da benim gibi alışveriş yapmış. “Nasılsın Turgay?” “Bu ne tesadüf böyle! Teşekkür ederim, sen nasılsın? Geç otur, birlikte kahve içelim.” “Oturayım; fakat fazla kalamayacağım, annem karşıdaki büyük markete alışverişe girdi, bitirdiğinde çıkışın önünde beni bekleyecek.” Birbirimize hasret giderirmişçesine gülümseyerek bir müddet baktık; bayağı olgunlaşmış, önceki uzun saçları kısalmış, simsiyah gözleri her zamanki gibi parıldıyor. Kısa sessizliği bozan o oldu. “Evlendin mi?” “Hayır, ya sen?” “Bir senedir evliyim.” Biraz şaşırdım. “Nasıl? ‘Ben de senin gibi geç evleneceğim’ diyip duruyordun?” “Zamanla insanlar değişiyor, liseyi bitirdikten iki sene sonra evlendim, hem üniversite sınavlarını kazanamamıştım, sen mahallemizden ayrıldığında bende değişimler başladı. Görüyorsun ya! Kilo bile aldım.” Gerçekten onu biraz kilo almış olarak gördüm, galiba evlilik fazlasıyla yaramış. “Sen hiç değişmemişsin, o zamanlar gözüme çocuk gibi görünüyordun; fakat kocaman bir adamsın, artık evlen ve çoluk çocuk sahibi ol!” “Çocuğun var mı?” diye sordum. “Hayır, şu an düşünmüyoruz, bir iki sene daha bekleyeceğiz.” Arkasından ilave etti: “İşyerini de değiştirmişsin, birkaç defa önünden geçtiğimde başka bir işyerinin orada olduğunu görmüştüm.” “İki sene önce taşındım.” Kısa ve öz bir sohbetin ardından; “Bak! Annem marketten çıktı, şimdi gitmem gerek, hoşça kal!” diyerek yanındaki sandalyenin üzerine koyduğu alışveriş torbasını alıp kalktı. “Dediğimi yap, artık evlen!” diye fısıldamak için yavaşça eğildi, sonra hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı. “Hoşça kal bebeğim,” dedim birkaç metre arkasından. Köşeyi dönmeden tekrar bakıp el sallayarak hem ilerdeki hem de mazideki kalabalığın arasında kayboldu. Her zaman olduğu gibi birden ortaya çıkıp aniden kaybolanlardan biri: 1993 senesinin bir kış ayı. Pazar günü olduğunu iyi hatırlıyorum, sabah saat on sıralarında kalktıktan sonra kahvaltı öncesi bakkala gidip günlük gazetemi ve taze ekmeğimi almış eve dönüyordum. Hava nasıldı hatırlamıyorum; fakat benim havam yerindeydi. O sırada önümde iki genç bayan yürüyordu, onlardan biri arkasına |

|
ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |