<<<<<

-8-

 

Naci Bey’in verdiği adrese gitmek üzere bir taksi çevirip öne, şoförün yanına oturdum. E5 karayolunun kalabalığında seyrederken aniden gelen bir gümbürtünün getirdiği refleks ile yüzümü ellerimle kapadım; patlayan ön cam yere atılan bir buz kalıbı gibi dağılmıştı. Motor kapağının üstü, içi ve üzerimiz küçücük cam parçalarıyla doluydu, taksi şoförü hakimiyetini kaybetmeden yavaşlayıp sağa çekti, şaşkın bir halde;

“Ne oldu böyle! Cam neden patladı?” diye sorduğumda cevabı kucağındaydı, fındıktan daha büyük bir çakıl taşını göstererek:

“İşte sebebi bu, camı dağıtıp göğsüme çarptı.”

“Kimse atmış olamaz, camın patladığı yerde yaya köprüsü filan yoktu.”

İleriye doğru bakarak:

“Önümüzde hızla giden şu boş damperli var ya! İşte onun arka tekerleğinin iki lastiğinin  arasından sıçradı.”

Ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum, aklıma yine aynı yolda Erhan ile giderken yaşadıklarımız gelmişti. Taksi ücretini ödedikten sonra yoldan geçen bir diğerini çevirip yoluma devam etmiştim.

Sonraki günlerim tembellikle geçiyor, aklıma yapacak bir şey gelmediği gibi dışarıya çıkmak bazen bana korku veriyordu. Bir gün akşama doğru annem ve birkaç yakın akrabam salonda oturdukları sırada odamda sırt üstü yatağa uzanmış düşünüyor, ardından kafamı düşüncelerimden arındırmaya çalışıyordum. Kafamı kaldırıp yastığı ters çevirdim ve yan yattım, elimi yüzümle yastık arasına koymuştum. Yastığın içinde yabancı bir şey olduğunu fark ettiğimde kalkıp kontrol ettim, kılıfını çıkarttım, üzerine bazı şeyler yazılmış, katlanarak oraya konulmuş bir kâğıt vardı. Anlaşılan annem eski kötü alışkanlıklarını halen devam ettiriyordu; o sürekli büyücülerden, üfürükçülerden medet umardı, artık sinirimden başım dönmeye başlamıştı, başımı tutup bir müddet öylece kaldım. Gerçi ben böyle şeylere, büyüye, büyücülüğe filan inanmazdım; fakat bir anne çocuğuna bu tür davranışlarda bulunmamalıydı, hiç kimseye böyle davranmamalıydı, bu bence sinsiliktir. Bu gibi nedenlerle biz küçükken babamla çok kavga ediyordu, babamın giysilerini gizlice kontrol eder, illâki yabancı bir kadın saçı bulmak isterdi, babama kızdığında ise yemeğinin içine bir şeyler katardı, küçüktüm, ne olduğunu anlayamıyordum, bir anlam da veremiyordum, sadece bizlere; “bundan yemeyiniz, bu babanız için” diyor ve biz de söyleneni yapıyorduk. Çok seneler önce, ben Almanya’ya gitmeden birkaç ay kadar önce, ağabeyim Altan ve yengemin yatağının altından bir muska çıkmış ve annem ile yengem kavga etmişlerdi. Olaydan birkaç hafta sonra da ağabeyim evi terk edip gitmişti; tam sekiz sene boyunca... Sinirli bir şekilde kalkıp salona daldım, elimdekinin ne anlamına geldiğini, bunun ne demek olduğunu sert bir şekilde sorup yırtarak ona doğru fırlattım, salondakilerin hepsi şaşkınlıkla ne olduğunu anlamadan beni yatıştırmaya çalışıyordu. Annemin omuzlarından tutup sarstım, omuzlarını üstten, boğazına yakın bir yerden tutuyordum, tüm akrabalar aramıza girdi, ellerimi geri çekip tekrar odama giderek bitkin ve perişan bir halde kendimi yatağın üzerine attım. Babam kadar yoktum, onun gibi ağlayamıyordum. Zavallı babam, o bunca sene anneme nasıl dayanmıştı!

Üç hafta içinde yeni pasaportum hazırdı, tekrar vize almam ve uçak bileti bulmam bir haftama daha mal olmuştu, yaz sezonu olduğundan uçaklarda yer bulmak oldukça zordu. O güne kadar mecbur kalmadığım sürece annem ile konuşmuyordum. Uçuş günü ve evden ayrılma saati geldiğinde valizimi topladım, ne de olsa annem diyerek vedalaşmak için yanına gidip elini öptüm.

“Nereye gidiyorsun?” diye sordu.

“Almanya’ya, hadi Allahaısmarladık.”

Bu sefer gözü yaşarmış, sadece “güle güle!” diyerek yüzümden öpmüştü, bir sene sonra Türkiye’ye temelli dönüş yapmak üzere oradan ayrılmıştım. Geri döndüğümde artık annemin yanında kalmıyordum, birkaç defa ziyaret ettikten sonra bir daha onu görmedim ve aramadım, ta ki bugüne, 1997 tarihli doğum günüme kadar.

Anılar bitti, romana devam.

Tüm bunlar hızla gözlerimin önünden geçti. İçtiğim kahvenin parasını ödeyip kalktım. Sibel telefonda tehdit edildiğimi söyleyince gayet ciddiydi, neler olduğunu merak ediyorum. Dosdoğru büroya gittim. Aykut ve Sibel, telefon başındaki Dilara’nın yanında dikilmiş beni bekliyorlardı.

“Hayrola, üçünüz de hayalet görmüş  Memiş ile İbiş’e benziyorsunuz.”

Dilara elindeki kâğıdı bana uzattı.

“Dalga geçme patron, şu kâğıda bir bak.”

Alıp okudum, sadece; “Öleceksin!” yazıyor.

“Nerede buldunuz bunu?”

“Büronun kapısına asılmış.”

“Biri kötü bir şaka yapıyor olmalı,” dedim.

“Pek şakaya benzemiyor, kâğıdı bulmadan önce ismini söylemeyen biri telefonla aradı ve seni sordu, burada olmadığını söyleyince kapıyı açıp bakmamı, senin için bir not asılı olduğunu söyledi, kapıda bu kâğıt asılıydı, sonra sürekli arayıp gelip gelmediğini sordu.”

“Sesi nasıldı, tanıdık birininkine benziyor muydu?”

“Hayır, değiştirerek kısık sesle konuşuyor.”

“Öyleyse tanınmasını istemeyen tanıdık biri olabilir.”

Sibel;

“İlhan Bey’e de haber verdik, hemen geleceğini söyledi, Aykut Bey dışarıdaydı bir saat kadar önce geldi, sadece Dilara ve ben buradaydık ve çok korktuk,” derken telefon çaldı, ahizeyi kaldıran Dilara “yine o,” diyince elinden aldım.

“Alo!”                                                              

Kısık bir sesle:

“Turgay sen misin?”

“Evet, ne istiyorsun?”

“Notumu okudun mu?”

“Okudum, ne istiyorsun?”

Yine kısık sesle alaycı bir şekilde gülüp;

“Öleceksin,” diyerek telefonu kapadı.

Dilara:

“Büroya geldiğini görmüş, bana on beş dakika önce binaya girdiğini söyledi.”

Gerçekten o vakitlerde gelmiştim, onun cep telefonuyla dışarıdan binanın yakınlarından arayabileceğini düşünerek çıkıp çevreye baktım, yaya kaldırımında yürüyen bir sürü insan… Cadde kenarında park etmiş arabalara baktım, sadece birinin içinde bir anne ile çocuğunun oturduğunu gördüm, belki de telefon kulübesinden aramıştı, on veya on beş dakikalık mesafede bir sürü kulübe var. Tekrar büroya döndüm. Aykut:

“N’oldu?”

“Etrafa baktım, şüpheli birini göremedim, yakınlarda bir yerden telefon kulübesinden veya çevredeki binaların birinden aramış olmalı.”

Aykut:

“Özel bir telefondan arayacak kadar salak birine pekte benzemiyor, öyle olsa çabuk bulunur, polise haber verelim mi?”

“Şimdilik kalsın, bakalım ne kadar devam edecek, ne kadar ciddi biri; önce onu bir anlayalım. Her ihtimale karşı pencerelerin jaluzilerini indirip dışarısı görünecek şekilde aralıklı bırakmalıyız.”

Başka arayan olup olmadığını sordum, ajandada birkaç isim vardı, onları aramak için odama çekildim. Bir müddet sonra İlhan da gelmiş diğerleriyle konuşuyordu, odama girdi, önce doğum günümü kutlayarak tokalaştı.

“Hayrola! Neler oluyor burada böyle? Kızlar çok korkmuş.”

“Anlattıklarından başka bildiğim bir şey yok, belki biri dalga geçiyor.”

“Umarım öyledir, bildiğim kadarıyla bir düşmanın yok.”

“Hayır, kimseyle dalaşmam, çatışmam ve kavgam olmadı.”

>>>>>   

Taksi keyfi.Havadan kaçış...

ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

Hey taksi!

1 - 2 - 34 5 - 6 - 7 - 8 -  9 - 10111213 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 1920 - 21 - 22 - 23 - 24

Anasayfa/HOME       Roman       Bölüm2      Bölüm3    Bölüm4    Bölüm5         DEUTSCH    ENGLISH

Sohbet odası