|
-7-
günün ardından seneye buluşmak üzere akrabalar ve arkadaşlarla vedalaşıp ilçeden ayrıldım. Tekrar İstanbul’dayım. İki gün sonra uçağım kalkacak, o akşam bunu anneme söyledim. Bana “hayır, gitmeyeceksin!” diye çıkışmasını beklerken; “İyi, gidebilirsen git!” demesi beni şaşırtmıştı. Ne demek istediğini anlayamadım, ayrıca gitmeme karşı bir tepki vermiyordu, bu tepkisizlik gitme zamanı gelinceye kadar devam etti. Elini öpüp vedalaştım. Havaalanında pasaport kontrolü için sıramı bekliyordum. Sıram geldiğinde kontrol memuru pasaportumu incelemeye başlamış, kontrolünün ardından havaalanı polisini çağırıp benim işitemediğim bazı şeyler anlatıyordu. Polis memuru pasaportumu alıp; “Benimle gelir misiniz?” dedi. Mecburen ve ne olduğunu anlayamadan onu takip ettim. Beni havaalanı karakoluna götürdü, amirinin kapısının önünde beklememi söyleyerek içeri girdi. Bir müddet sonra beni çağırdılar. “Pasaportunuz iptal edildi, yurtdışına çıkamazsınız.” Etrafta ne olduğunu bilmediğim bir şeyler dönüyordu. Halen üzerimde parayı kaybetmenin sıkıntısı varken bunların başıma gelmesi şanssızlığın daniskasıydı. “Neden? Pasaportumda bir usulsüzlük mü var?” “Hayır; fakat siz aranıyorsunuz, askerliğinizi yapmamışsınız.” “Nasıl olur, ben bedelli olarak yaptım!” “Yaptığınıza dair belgeniz yanınızda mı?” “Hayır, Almanya’da, gerekli olacağını düşünmemiştim, hatta son taksitini yeni yatıracaktım, bir önceki taksitin makbuzu da yanımdaydı.” “E!...” “Size askerliğimi yaptım diyorum.” Elini bana doğru uzattı. “Şu makbuzları bir görelim?” “Ne yazık ki yanımda değil, son taksiti yatırmadan önce parayı ve bir önceki makbuzu kaybettim.” Bakıştılar. “Bakınız! Şimdi sizi hemen tutuklayıp askerlik şubesine teslim etmemiz gerekir, bize hikâye anlatmayınız!” “Yemin ederim ki doğru, parayı ve makbuzu birlikte kaybettim veya çaldırdım.” “Polis tutanağını gösteriniz?” “Hangi tutanağı?” “Parayı ve makbuzu çaldırdım dediniz ya! İşte onun için poliste yaptırdığınız tutanak.” Aman Tanrım! Ağzımdan çıkan her kelime beni daha çok batağa gömüyor, hani şu bataklığa düşüp çırpınan insanlar gibi. Susmalı mıydım, yoksa devam mı etmeliydim!.. Her ikisi de aleyhime. “Polise gitmedim, çünkü çalındı mı, yoksa ben mi düşürdüm bilmiyordum.” “Beyefendi, bizi boşuna meşgul ediyorsunuz. Size bir iyilik yapacağım ve sizi tutuklamayacağım. Madem askerliğinizi yaptığınızı iddia ediyorsunuz, bağlı olduğunuz askerlik şubesine gidip durumu hallediniz, bu durumda, yani her halde aranıyorsunuz ve pasaportunuz iptal edildi. Size tavsiyem; bagajınız varsa uçak kalkmadan geri alın ve askerlik şubesine gidin.” Yapılacak bir şey yoktu. Tutuklanıp apar topar tekrar askere gönderilmektense böylesi daha iyiydi. Valizimi bagajdan alıp gerisin geriye eve gitmiştim. Annem beni bekler gibiydi, şaşırmamıştı ve sadece; “Hani gidecektin?” diye sormakla yetindi. Artık başım ağrıyordu. Kendimi sırt üstü yatağın üzerine bıraktım. Neler oluyordu bana böyle? Ne yapmalıydım? Ağlayıp sızlama fayda verseydi onu da yapardım. Çaresizdim. Akşam olmuş odanın içi kararmıştı, sigaralar üst üste gidiyor, pencere açık olduğu halde tül perde hiç kıpırdamıyordu, bir dirhem rüzgâr bile yoktu, her şey hareketsizdi. Odamdan hiç çıkmadım, elbisemi çıkartmadan öylece uyumuşum. Gece kâbus gibi rüyalar gördüğümü biliyor, nasıl bir rüya olduğunu sabah uyandığımda hatırlamıyordum; her halde sıkıntının yarattığı bu baş ağrısıyla daldığımda melekleri görecek değildim. Halen kalkmak istemiyor ve sırt üstü yatıyordum, saat on bire doğru ayağa kalktım, banyoya giderek sadece yüzümü yıkayıp bir müddet aynadaki adama baktım; gözlerinin altı koyulaşmış, kaşları çatık, buruk bir yüz, ağzı da sanki sigara kokuyor… Ayakkabılarımı çekip dışarı çıktım. Kafamdaki her iki dağınıklığı az da olsa gidermek için sahile yönelip saçlarımı elerimle düzeltmeye çalıştım. Karnım da acıkmıştı. Sahil yakınlarında bir simit alarak çay bahçesine oturdum. Bir saat kadar sonra kalkıp arkadaşım Erhan’ın yanına gitmeye karar vermiştim. Sekreteri beni içeri davet etti. “O!.. Buyurun Turgay Bey!” “Erhan Bey geldi mi?” Bana tekrar baktığında yüzündeki ifade ve ses tonu değişmişti. “Hayır ama bir saat içinde burada olur, odasına geçip oturun, size bir çay söyleyeyim.” Kötü şeyler olduğunu fark etmişti, Erhan’ın kapısını açarak yer gösterdi. “Şöyle oturun, çayınız hemen gelir.” Kapıya yöneldi, tekrar dönüp hafif bir tonla: “Bir şey mi oldu Turgay Bey?” “Yo, hayır, önemli değil.” “Erhan Bey telefonla ararsa, burada olduğunuzu söylerim.” Odanın kapısını açık bırakarak kendi masasına döndü, o da hiç konuşmuyor, sadece gelen telefonlara cevap veriyordu. Çaycı getirdiği çayı sehpanın üzerine bıraktı. Bir müddet sonra boşalan bardağı alan sekreter hanım tekrar çay söylemişti, sonra gelip odanın penceresini açtı. “Çok sigara içtim galiba, kusura bakmayın,” dedim. “Hayır hayır, değil, dışarıdan çok gürültü geldiği için pencereyi kapatıyor, sıkça açıp havalandırıyorum, gürültüden rahatsız oluyorsanız kapatayım.” “Açık kalsın daha iyi, hava da güzel nasıl olsa.” Nihayet Erhan gelmişti, o gelene kadar üç dört bardak çay içmiştim. Sekreteri ona içeride olduğumu söyleyip yavaşça bir şeyler mırıldandı, galiba iyi görünmediğimi anlatıyordu. Erhan sekreterine iki çay ısmarlattıktan sonra içeri girdi. “Ne o Turgay! Neler oldu? Hiçte iyi görünmüyorsun…” Olanları olduğu gibi aktardım. “Sendeki sadece şanssızlık, üzülme, her şey düzelir, peki askerlik belgesini evden alıp sana gönderebilecek biri yok mu?” “Hayır, kimseye anahtar bırakmadım, hem tam olarak nereye koyduğumu bile hatırlamıyorum, büyük bir olasılıkla yazı masamın çekmecesinde başka evrakların arasında, ki çekmece de kilitli.” Bağlı bulunduğum yerel askerlik şubesine telefon açıp durumu anlattık. Notlarını aldıklarında bir saat kadar sonra aramamızı istediler, o an geldiğinde numarayı çevirdik. “Kayıtlara göre askerliğinizi yapmamış, asker kaçağı olarak aranıyorsunuz, hemen askere gitmeniz gerek, askerliğinizi yapmış olduğunuzu iddia ediyorsanız yerini ve bölüğünü bize bildirin, oraya soracağız, karşı taraftan cevap almamız en az bir haftayı bulur, her ihtimale karşı son taksitin yatırılması gerekir, aksi takdirde askerliğinizi yapmış sayılmayabilirsiniz. Askerliği yapmış olduğunuz kanıtlanırsa son taksit makbuzunu alıp buraya gelmeniz gerekir, size bir belge vereceğiz.” Taksiti nereye yatıracağımı da askerlik yaptığım yerden cevap gelince bildirebileceklerini söylemişlerdi. Kısa bir anlık da olsa derinden bir nefes almıştım. Tekrar eve gittim. Ertesi gün Almanya’dan arkadaşım Martin’i aramıştım. Almanca bilmediği için annemin yanında rahatça konuşabilirdim. Durumu anlatarak bana acilen para gönderip gönderemeyeceğini sordum. İstediğim miktarı ancak dört veya beş gün içinde gönderebileceğini söylediğinde rahatlamıştım. Yeniden pasaport çıkartıp Başkonsolosluktan tekrar vize almam gerekiyordu, Martin’e, benim için yabancılar dairesinden bir belge postalamasını da söylemiştim. Tüm bunlar iki, hatta üç haftalık bir zamanımı alabilirdi. Konu hakkında anneme hiçbir şey anlatmıyordum, onun neşesi yerinde; benim üzüntülü halim ona zevk veriyordu. Sadece bir defa yine Çerkezköy’e gidip yerleşmemiz gerektiğini söylediğinde; “Hayır olmaz, burada bazı işlerim var,” demiştim. “Orayı boşuna mı yaptırttın bana? Orası için boşuna mı para harcadın? Gidip orada oturalım, sonra tapusunu senin üzerine yaptırırım.” “Bırak öylece boş kalsın.” Arada bir Erhan’ın yanına uğruyordum, bazen Naci Bey’i arıyor, iş paydosu Sultanahmet’te bir yere oturarak çay veya kahve içip sohbet ediyorduk. Ben ara sıra bira içsem de onun birayla pek arası yoktu. Bir ara tanıdığı bir işletmeciden bahsetmiş, benimle tanışmak istediğini söylediğinde kabul etmiştim. Ertesi gün |
|
ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |