|
-6-
ona göre herhangi bir kadına gittiğimin anlamını taşıyor, eve erken geldiğimde bile “neden geç geldin?” diye soruyordu, onun için erken saat hangisiydi anlayamıyordum. Bu arada birkaç çift çorap daha almıştım; giyindiğim bazılarının yıkanıp tekrar geri geleceğini sanırken ortalıkta görünmüyorlardı. Bir ara Avukat Erhan aradı, beni beklediğini, birlikte akşam yemeğine gitmek istediğini söylemişti. İşyerine gittikten sonra akşama doğru bürosundan ayrıldık. Beni Sarıyer taraflarında Boğaz kenarında bir restorana götürdü. Uzun bir sohbet eşliğinde akşam yemeğimizi yedik. Dönüşte beni eve bırakmak için arabasını sahil yolundan E5 karayoluna çevirdi. Önümüzde hafriyat yüklü bir kamyon seyrediyor, kamyonun birkaç metre arkasından müsait bir durumda sollamak için onun hızına uymuş gidiyordu. Ona; “aman fazla yanaşma!” der demez; “Dikkat!” diye bağırdım. Kamyondan kocaman bir taş yola, tam önümüze düşmüştü. Arabanın altına vuracak diye vücudumu gererek iki elimle oturduğum koltuğun yanlarına sıkıca yapıştığımda beklediğim gümbürtü çıkmamıştı, işte şimdi olan oldu diye bayağı korkmuştuk. Taş tekerleklerin arasından yuvarlanmıştı. Arkamızdan gelen arabanın acı bir fren yaptığını duyduk. O taş arabanın üzerine veya tekerleğin önüne düşmüş olsaydı belki de işimiz bitmişti. Erhan yavaşladı, arkaya dönüp baktığımda trafiğin yavaşlamış olduğunu gördüm. “Biraz hızlan da kamyonun plakasını alalım,” dedim. “Plakası okunmuyor, çamurla kaplı, hem ne için? Senelerdir mahkemelerde mi koşturacaksın?” Bunu söyleyen bir avukattı ve burada yaşıyordu, daha iyi bilir diye düşünerek ısrar etmemiştim. Ertesi gün babamı aramak için telefon kulübesine gittim, henüz Türkiye’de olduğumu bilmiyordu. Evden, annemin yanından aramak istemedim; zira o, “ben doğurdum, benim dediğim olacak,” diyebilecek bir kadın. Babamın yanına gitmemi bile istemez, oysa ben babamı seviyor ve özlüyordum. Numarayı çevirdim, karşıdan; “Alo!” diyen babamdı. “Baba nasılsın?” Bir an sesi kesilmişti. “Beni duyuyor musun baba?” “Evet oğlum, teşekkür ederim sen nasılsın?” Sesi titrek ve boğuk geliyordu. O an gözlerinin yaşardığını, sessiz kaldığında hasret ve sevinçten yaşaran gözlerini sildiğini anlamıştım. Babam, üzüntüsünü olduğu gibi sevgisini de belli etmemeye çalışırdı. O hep böyle idi; lakin ilerleyen yaşlar artık gözyaşlarını gizlemesine engel olamıyordu. “Ben İstanbul’dayım, biraz işim var onları halleder halletmez yanına geleceğim.” “Bekliyorum oğlum, acele etme, selâmetle gel.” Kısa süren hasret dolu sohbetin ardından yakında buluşmak üzere vedalaştık. Akşama doğru bir bara gitmiştim, yalnız başıma oturup bira içmek, biraz da düşünmek istiyordum. Nasıl olsa şirket kurulmuştu. Şimdi ne yapmalıydım? Kafamdan geçenleri toparlayıp bazı plânlar tasarlamam gerekiyordu. Annem de kızlar hakkında haksız değildi yani; bu güzeller insanın aklını başından alabilirdi. Ne de güzeldi şu Türk kızları! Eminim ki bardakilerin hepsi İstanbullu değildi; kiminde poyraz, kiminde lodos esintisi var, kimi karayelden fırtına şeklinde kimi keşişlemeden geliyor. Yıldızdan ve gündoğusundan ışıldayarak parlak umutlarla ortalığı silip süpürmek için gelenler de var. Hele o köşedeki masada küçük bir gurup ile oturan, gözleriyle barın loş ışığını bile yansıtan uzun siyah saçlı güzellik… Ya diğerleri? Vücuduna sarmaşık gibi sımsıkı mutlu bir şekilde sarılmış mini elbisesiyle, ilkbaharın kokusunu pürüzsüz ve koyu tenine sindirmiş, güneşini üzerinde toplamışçasına ışıldayarak, parıl parıl parlayarak kendini barın kenarında ayakta sergileyen güzel bacaklı, incecik belli cariye ve onun arkasındaki karanlık gökyüzünü aydınlatan Ay’ın parlayan yüzü!.. Kim bilir o Ay’ın karanlık yüzü nasıldır; soğuk mu, yoksa sıcak mı? Burada esinlenmeyenlerden kıbleden üflenenlere gelince; onlar Beyoğlu'nu Beylerbeyi'ni peşinden sürüklüyor, Avcılar'ı takmadan Moda'yı altüst ediyor. Sonraki iki günümü genelde evde notlar yazarak, bazı planlar yaparak geçirmiştim. Üçüncü günü öğleden sonra bankaya gidip hesaptan yüklü miktarda mark olarak para çektim. Askerliğimi bedelli olarak yaptığımdan son taksitini yatıracaktım, ayrıca babamın yanına gitmek için biraz fazla para gerekti; ne de olsa aşağı yukarı bin kilometrelik yol. Tekrar alışverişe çıkarak birkaç yazlık gömlek ve bazı giysiler aldım. Zaman çabuk geçmişti. Taksiti yarın yatırır, sonra otobüs biletini alırdım. Ertesi gün erkenden yola koyuldum. Bir haftalığına İstanbul’dan ayrılacağımı bildirmem gerektiğini düşünerek telefon kulübesinden muhasebeciyi aramıştım; her şeyin yolunda gittiğini, artık bana ihtiyacı kalmadığını, tüm belgelerin hazır olduğunu, istersem iş faaliyetine başlayabileceğimi söylediğinde daha da rahatlamıştım. Almanya’ya gitmeden önce bazı peşin vergilerin yatırılması için sadece bir miktar para bırakabileceğimi eklemişti. Yanına gidip söylediği miktarı bıraktım, çok fazla para değildi. Midemin çağrısına uyarak bir restoranda öğlen yemeğini yiyip bir de kahve içtim, ardından askerlik taksitini yatıracağım yere gittim. Parayı ve bir önceki yatırdığım taksitin makbuzunu almak için çantamın fermuarını açtım. Açtığım gözde her zaman yanımda taşıdığım ve notlarımı yazdığım ajanda ile pasaportumdan başka bir şey yoktu. Banka cüzdanı cebimdeydi, onu pasaportumdan ayrı tutuyordum. Çantanın diğer gözünü açıp baktım, adres ve telefon defteri, bazı kâğıt ve belgelerden başka bir şey yoktu. Tekrardan her iki gözüne baktım. Parayı bir önceki makbuzun arasında çantama koyduğumdan emindim ve o paraya da hiç dokunmamıştım; alışveriş yaptığımda ve muhasebeciye para bıraktığımda cebimdeki cüzdanımda yeterli nakit ve Türk lirası vardı. Para yerinde yoktu, herhangi biri çantadan çalmış olsa önce sürekli boynumda asılı taşıdığım çantanın fermuarını açması gerekirdi. Ayrıca banliyö trenine de binmiştim, çanta orada da sürekli boynumdaydı. Evde düşmüş olamazdı, orada çantamı hiç açmamıştım; ancak telefon kulübesinde bir defa ajandayı çıkarıp muhasebecinin telefon numarasına bakmıştım. Acaba o arada düşürmüş olabilir miyim? Fakat sanmıyorum. Son çare olarak evde düşürmüş olabileceğimi düşünüp eve giderek her tarafı aramaya başladım. Annemse ikide bir ne aradığımı soruyordu. Ona söyleyemezdim ve söylemek de istemedim, sadece içinde biraz para olan bir makbuzu aradığımı söylemiştim. Ne yapacağımı bilemiyor ve şaşkındım. Dışarı çıkıp aval aval yürümeye başladım, nereye ve ne tarafa gittiğim umurumda değildi, etrafımla bile hiç ilgilenmiyordum; ne ilkbaharın kokusu, güneşin parıltısı, ne de ayın parlayan yüzü dikkatimi çekiyordu. Kendimi bir anda Marmara kıyısında buldum. Bir çay bahçesine oturup çay içmeye ve düşünmeye başlamış, burada yapılacak başka bir işin kalmadığı kanaatine varıp Almanya’ya erken dönmeye karar vermiştim; fakat babama verilmiş bir sözüm ve yanına gidip gelecek kadar param vardı. En iyisi ertesi gün için bir otobüs bileti alıp babamın yanına gitmekti. Uzun bir yolculuğun nihayetinde doğduğum, küçüklük yıllarımı geçirdiğim şirin ilçeye varmıştım. En son altı sene önce buradaydım. Önce babamın elini öpmüş, ardından sımsıkı sarılmıştım. O kocaman adam şimdi yanımda küçücük, çocuk gibi kalıyordu ve gözleri dolmuştu. “Seni bir daha göremeyeceğimi sanmıştım,” derken gözyaşlarını gizlemeye çalışıyordu. Akşamleyin büyük ablam Ayşegül, ağabeyim Altan, yengem ve yeğenlerimle salonda oturup sohbet ediyorduk. Ablam Ayşegül’ün eşi seneler önce bir kazaya kurban gitmiş, hepsi bir arada yaşıyordu. Babam arada bir yanımıza gelip birkaç laf ettikten sonra kendi odasının balkonuna çekiliyordu. Bir müddet sonra salondakilerden müsaade isteyip yanına gittim; sandalyesine oturmuş, kasabanın diğer ucundaki dağları seyrediyordu. O, dağları ve onların sessizliğini seviyordu. Ona göre dağlar yaşamı koynunda kucağında besliyor, etrafa hayat fışkırtıyordu. Küçükken bunun nasıl bir şey olduğunu kavrayamıyordum. Yanında boş bir sandalye, önündeki sehpanın üzerinde soğumuş ciğer kızartması, salata, bol yeşillik, iki çatal, bir adet yarısına kadar dolu şarap bardağı ve yanında boş bir bardak daha. Anlaşılan beni bekliyordu. Sehpanın yanında yerde kırmızı şarap şişesi ve içinde papatya suyu olan başka bir şişe daha vardı. Şarabı papatya suyu ile karıştırıp içerdi. Yanındaki sandalyeye oturur oturmaz boş bardağa benim için şarap doldurmuştu. Karşılıklı sohbet ediyorduk. Anlattıkları, ben küçükken kendisinden duyduğum aynı şeylerdi, onları ezberlemiştim, ne söyleyeceğini, hangi konulardan bahsedeceğini önceden biliyordum ve bu beni rahatsız etmiyordu. Ertesi gün ilçe merkezinde dolaşmış, halen orada bulunan eski arkadaşları tek tek ziyaret ediyordum. Pek fazla tanıdık kalmamıştı ilçede. Bu arada Turan isimli bir arkadaşımın üç sene önce trafik kazasına kurban gittiğini öğrendim. Geçen beş |


|
ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
