|
-5-
“Hiç değişmemişsin, yaşlanmamışsın bile, beni nasıl buldun?” “Dün Erhan’ın yanındaydım, adresini o verdi, sen de fazla yaşlanmamışsın, ikinizi bir arada gördüğüme sevindim, arkadaşlardan başka kim var buralarda, kimleri görüyorsunuz?” Hasan: “Çoğu sağa sola dağıldı, kimi Ankara, İzmir, Mersin, kimi de doğuda, herkes dağıldı.” Sabri: “Ali’nin haberini aldın mı?” “Hayır, o nerede?” Birbirlerine bakınca bir şeyin yolunda gitmediğini anlamıştım, Hasan cevapladı: “Onu kaybettik...” “Ne?” Dirseklerimi dizlerime dayamış, kafamı avuçlarımın içine almıştım. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Bu kaybettiğimiz ikinci arkadaşımızdı. Birincisi Necmi; bir iftiranın kurbanı olmuş, kendini asmıştı. Hasan bunu seneler önce bana yazdığı bir mektupta bildirmişti. Sabri devam etti: “Vefat edeli çok oluyor, beş seneyi geçti.” “Nasıl oldu?” “Kanser,” diye yanıtladı Hasan. “Çocuğu var mıydı?” “Evet, bir oğlu.” Beş seneyi geçti demesiyle aklıma beş sene kadar önceki bir olay gelmişti, bundan şu an bahsetmem doğru olmazdı. Sevinçle gittiğim yerden bir müddet sonra üzüntüyle ayrılmıştım. Pazar gününü biraz alışveriş yapmakla geçirdim, birkaç çift de çorap almıştım; çünkü çoraplarımın eksik olduğunu fark etmiştim. Annemi unutmayıp ona da bazı şeyler aldım. Alışveriş caddesinde yürürken garip bir şey oldu; biri arkamdan ayaklarıma vurmuştu. Dönüp baktım, yaşlı bir adam elindeki bastonuyla bana vurmuştu. “Ne oluyor amca? Neden bana vurdun?” “Neden önümden geçtin? Benim önümden geçemezsin!” diye seslenerek bastonunu havaya kaldırdı, bu sefer kafama vuracaktı, geri çekildim. Bayağı şaşırmıştım, onun bu hareketine bir anlam veremiyordum ve başımdan ilk defa böyle bir şey geçiyordu. Fazla aldırış etmeyip yoluma devam etmiştim. Pazartesi günü ticaret odasındayım. Avukat arkadaşımın bahsettiği şahsı buldum, kendimi tanıttıktan sonra; “Sizi bekliyordum, Erhan bu sabah telefon etti, buyurun oturun,” dedi. Bir kahve ikram etti, şuradan buradan sohbet ediyorduk, sıra konuya geldi. “Erhan bir şirket kuracağınızdan bahsetmişti, hangi konu üzerine kurmak istiyorsunuz? Ne işle uğraşmak niyetindesiniz?” “Başta ithalat, ihracat olmak üzere inşaat, turizm ve pazarlama konularında, yani genelde çok yönlü iş yapabilecek bir şirket.” “Bir şirketi kendi başınıza kuramazsınız, kaldı ki on yedi sene sonra burada yabancı sayılırsınız, formaliteleri bilemez, iş takibi yapamazsınız. İthalat ve ihracat firması kurmak ise ek formaliteler gerektiriyor, bunlar için ayrı müsaade ve belgeler almanız gerekir ve işlemleri Ankara’da yapılıyor. Ayrıca ihracat için başka ek işlemler de gerekiyor; İhracatçılar Birliğine kayıt olacaksınız, kota alacaksınız vesaire... Şirketi de genelde muhasebeciler kurar, önce bir muhasebeci bulmalısınız.” Her şeyi açıkça anlattı. Anladığım kadarıyla en zoru ihracat yapmaktı. Kuruluşundan başka, ihracat yapmak için gümrük işlemlerinde karşılanan zorluklardan da bahsetti; şirket faaliyete geçtiği zaman kendim de bunu fark etmiş, ihracat işine yönelmemiştim. Şirketin kurulması için tavsiye ettiği bir muhasebeciyle anlaştım, vekâlet verip işi ona bıraktım. Bana biraz pahalıya mal oldu; fakat bu çok yönlü formalitesiyle kendi başıma yapabileceğim bir iş değildi, her şey bir tek dilekçeyle halledilmiyor. Üç gün sonra yine ticaret odasına uğramış ve Naci Bey’i ziyaret etmiştim. Hem kendisine teşekkür edecek hem de başka bir şey danışacaktım. “Almanya’da tanıdığım biri tekstil makinesi getirmek istiyor, ismini ve cinsini yazıp bana verdi, bu makine için aşağı yukarı ne kadar gümrük alındığını öğrenmemi istemişti, nereden öğrenebilirim?” “Üst katta gümrük bölümünde serbest çalışan bir danışman var, kapıdan girer girmez hemen karşıda, yaşlı bir adam, o gereken bilgiyi verir.” Gümrük bölümüne gittim, büyükçe salon gibi bir oda, en az altı veya yedi masada bir o kadar çalışan var, diğer bir bölümden camekân ile ayrılmış. Dediği gibi içeri girerken tam karşıda yaşlı bir adam masasının önünde oturan birine danışmanlık yapıyordu. Sıramı bekledim. Karşısındaki adamla nazik konuşuyordu danışman, ayağa kalkıp tokalaştılar, sıram geldiğinde masasına yaklaştım. “İyi günler beyefendi.” “İyi günler, ne istiyorsun?” Benimle de nazikçe konuşmasını ve buyur etmesini beklediğim kişinin aniden suratını asması, konuşma tarzını değiştirmesi beni şaşırttı. Ona ayakta konudan bahsettim, eline kalın ve büyükçe bir kitap alıp aramaya, bakmaya başladı, nihayet aradığını buldu. “Bahsettiğin makine için on lira gümrük vergisi ödeniyor.” “On lira mı? Anlayamadım! O kadar makine için sadece on lira gümrük mü?” “On lira gümrük veriyorsun dedim ya!” Ne demek istediğini halen anlayamamıştım, bu adam hangi on liradan bahsediyordu! Kendini gençlik günlerinde mi sanmıştı? “Beyefendi, ben sadece aşağı yukarı ne kadar veya hangi oranda gümrük alındığını bilmek istiyorum,” dediğimde yaşlı adam beklemediğim bir tavır ve hareketle sandalyesinden ayağı kalktı ve bağırarak: “Defol buradan! Sen benimle dalga mı geçiyorsun?” Salonda herkes susmuş şaşırmış bize bakıyordu. Hayretimden donakalmıştım, kendimi toparlayıp; “Ne oluyor buna? Bir sorunu mu var? Ben gümrük oranını bilmek istiyorum, adam bana defol diyor, her gelen üyeye böyle mi davranılıyor burada?” diye şaşkın bir şekilde söylenerek odadan çıkmıştım. Tekrar Naci Bey’in yanına gidip durumdan bahsettim, çok şaşırmıştı ve; “O böyle yapmaz, şeker gibi bir adamdır, hayret!” demekten kendini alıkoyamadı. Sonradan öğrendiğimize göre yaşlı adam on lira demekle yüzde on kastetmiş ve güya ben bunu anlayamamışım. Birkaç gün sonra muhasebeci telefonla arayarak yanına uğramamı istemişti. Ona gittiğimde bana bir belge verdi, bununla belediyeye gidip şirketin adresini onaylatmam gerekiyormuş. Dediğini yapıp belediyeye gittim. Şirket adresi olarak oturduğum evi göstermiştim. “Belgeyi bırakın, biz adrese gelip kontrol edeceğiz,” denildiğinde oradan ayrıldım. Aradan günler geçti; gelen giden yoktu. Tekrar belediyeye gittim, biraz sabırlı olmam tavsiye edildi. Geçen birkaç günün ardından nihayet iki zabıta memuru gelmişti. Onları kapıda karşılayarak; “İçeri buyurun,” dedim. “Ne işi yapacaksınız?” “Ticaret işleri, ithalat ve ihracat, içeride yeri kontrol etmeyecek misiniz?” Bir anlık sessizlikten sonra: “Bir dükkân tutmanız gerekir.” “Ben dükkân işletmeyeceğim ki! Büro açıyorum.” “Ne olursa olsun, buraya ruhsat veremeyiz, bir dükkân kiralayın, tekrar gelin,” diyerek ayrıldılar. Bunun üzerine muhasebeciyi arayıp durumu anlattım, cevabı; “Biliyorsunuzdur diye size söylemedim, rüşvet vermeniz gerekirdi, burada para vermeden hiçbir yerde iş yaptıramazsınız, oraya artık ruhsat vermezler, Naci Bey’i arayın, o halleder,” oldu. Naci Bey’i aradım, bana Aksaray’da bir adres verdi, onların işyerini adres olarak verebileceğimi, Almanya’dan dönüp şirketin yerini hazırladıktan sonra adres değişikliği yapabileceğimi anlatmıştı. Söylediği adreste beni bekliyorlardı. “Hoş geldiniz! Naci Bey bizi aradı, bizim şirketin bir odasını adres olarak gösterebiliriz.” Cebimden bir miktar para çıkarıp yaptıklarının karşılığını ödemek isteyince gülümseyerek; “Hayır hayır, yanlış yere rüşvet veriyorsunuz, biz rüşvet almıyoruz, para için bunu yapmıyoruz, Naci Bey’in hatırı için ve size yardımcı olalım diye yapıyoruz,” diyince bayağı mahcup olmuştum. Üç haftaya yakın bir zaman geçmişti. Avukat Erhan ve Naci Bey’i fırsat buldukça ziyaret ediyordum. Naci Bey’in İstanbul’da çok çevresi vardı. Her ikisi de beni birçok kimse ve firmayla tanıştırıyor, bu da piyasa hakkında bilgi edinmeme, piyasa araştırmaları yapmama olanak sağlıyordu. Eve gittiğimde annem aynı şeyleri tekrarlarken onun bu asılsız konuşmaları beni bayağı sıkıyordu, her dışarı çıkışım |
|
ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |