|
-3-
“Zamanını ve hangi eğitim kurumuna gideceğini kendin seç, hem o kurslara gidenler genelde on sekiz yaşı ve üstü lise mezunları oluyor, okul forması giyme mecburiyeti yok, maaşından da para kesilmeyecek, şirket hesabına gideceksin, ne dersin?” “Bilmem ki!” “Zaten Aykut Bey ayrıldıktan sonra büroda bilgisayar kullanan ve ayrıca seri yazabilen bir elemana daha ihtiyacımız olacak, onunla burada pratiğini yaparsın, sana da bu konuda çok ihtiyacım olur, biliyorsun; biz çok teklif ve rapor hazırlıyoruz.” “O zaman hafta içi akşam kursları olsun.” “Tamam, yarından itibaren kursları ara ve uygununu seç.” Dilara’yı ikna etmek pekte zor olmamıştı. Hafta içi akşam kurslarını seçeceğini tahmin etmiştim. Onun yaşında kim ister ki hafta sonunun eğitimle mahvedilmesini! Ayrıca hayatında belki de ilk kez akşamları evine geç gidecek ve bu ona cazip gelecektir; zira kendisi artık on beş yaşında küçük bir kız değil, on sekiz yaşında olgun genç bir bayan olacaktır.
Aykut aralıklı olarak iki senedir şirkette çalışıyor. İşletme fakültesini iyi dereceyle bitirmiş, tavsiye üzerine 1994 ilkbaharında işe başlamıştı. Aşağı yukarı benim boylarımda, bir yetmiş beş civarında, yirmi beş yaşında, sportif, çalışkan zeki ve atik bir genç, dört ay önce nişanlandı. Şirketin fiyat analizlerini ve tekliflerini hazırlıyor, pazarlamasını yapıyor. Benim tam olarak kaç yaşında olduğumu o bilmeliydi; zira şirketin tüm evrakları onun bilgisi dahilinde. Yüksek lisansa müracaat ettiğinden 1995 Ekim ayında, yani Dilara işe başladıktan bir ay kadar sonra işten ayrılıp yüksek lisansın bitiminde yeniden aynı işine başladı. Eğitimi esnasında şirket ile irtibatını koparmamış, çalışmalarını ve tezlerini şirkette hazırlıyordu. Hatta bitirme tezinin yazılmasında Dilara ve Sibel kendisine yardımcı olmuştu. Askerliğini yapmak için bir veya iki ay içinde şirketten tekrar ayrılacak. Sibel, sekreterlik okulu mezunu, uzun siyah saçlı, yirmi yaşında bir esmer güzeli, iki aydan beri nişanlı. 1995 Ekim ayında, Aykut yüksek lisans için işten ayrılmadan hemen önce sekreterlik okulu tarafından şirkete gönderildi. Dilara ile kısa sürede arkadaş olmuş, Dilara bilgisayar kursuna gittiğinde bu konuda kendisiyle ilgilenmişti. Ayrıca İngilizce bilgisiyle şirkete yararlı oluyor. Ailesi tesadüfen çok eskilerden tanıdık çıkmıştı, bunu ancak Sibel işe başladıktan birkaç hafta sonra babası büroya ziyarete geldiğinde fark etmiştik. İlhan otuz dokuz yaşında, evli ve bir çocuk babası deneyimli bir mimar. Dört senedir şirket ile birlikte serbest eleman olarak çalışıyor. Bir metre seksen beş boylarında hareketli bir kişilik. İş takibi yapar, teklifleri hazırlar ve sunar, şantiyeleri denetler. Bu sabah büroda olmadığı için doğum günü pastasından nasibini alamadı. Doğum günü faslı aşağı yukarı yarım saat sürdü. Fincanıma tekrar kahve doldurup odama çekilmek için müsaade istedim. Masama oturup düşünmeye başladım; acaba kırk dört yaşı nasıl geçecek, nelerle karşılaşacağım, düşündüğüm ve yapmak istediğim projeler gerçekleşecek mi!? İthal ettiğimiz bazı malzemelerin Türkiye’de üretilmesi için girişimlerde bulunmuştum. Düşündüğüm malzemeler Türkiye’de üretilmiyor. Konuyu Almanya’da bulunan, üniversiteden arkadaşım Michael ile telefonda görüşmüştüm, o işin uzmanıydı, doktorasını da bu konular üzerine yapmıştı, her hususta yardımcı olabileceğini, hatta birlikte girişimde bulunabileceğini söylemişti. Üretimi yapacak fabrikanın kurulması için üç ülkeden topladığım tekliflerin en uygunu bir İsviçre firmasından gelmişti; anahtar teslimi fabrikayı kuruyor ve üretime geçiriyorlardı, ayrıca bunun için gerekli uygun dış krediyi bile sağlayacaklardı. Ankara’da Müsteşarlıkta konuyu görüşmüş, bu proje için onay alınabileceği, kısa zamanda teşvik belgesinin çıkabileceği cevabını almıştım. İmalat yeri olarak teşvik için öncelikli bir yer düşünmüştüm, ham maddesi o civarlarda bulunuyor ve bölge deniz ulaşımı için de uygun; fakat önümüzdeki projelerin gerçekleşmesi, iş tekliflerimizin kabul edilmesi gerekiyor, böylelikle fabrika inşaatının başlaması ve tamamlanması için yeterli sermayeyi çıkartabiliyorum. Projelerin gerçekleşmesi ve tekliflerimizin kabul edilmesinden yüzde doksan beş eminim çünkü benim şirket bu işler için bilimsel raporlarda önerilip tavsiye edildi. Artık yüzde beşlik bir engel çıkmamalı. Yıldırım hızıyla tasarlayıp aralık bıraktığım bu ümit kapısını şimdilik öyle bırakarak fincanın dibindeki kahveyi yudumladım, ajandada not edilmiş bugünkü yapılacak işlere baktım; yapmamız gereken bir de tahsilat var. Dilara ödeme yapacak şirketi aradı, bana muhasebeyi bağladılar. “Yunus Bey ile görüşecektim.” “Ben Yunus, buyurun.” Hal hatır faslının ardından: “Bugün bize ödeme yapılacağı söylenmişti, hangi saatte müsaitsiniz?” “Bugün ödeme yapamayacağız, ancak ay sonunda, bu ay sonu tekrar arar mısınız?” “Bizim acilen para transferi yapmamız gerekiyor, kurlar her gün artıyor, her geçen gün bizim zararımıza, ay sonu olacağına garanti verebilir misiniz?” “Mutlaka yapılır, şüpheniz olmasın.” Geçen ay olduğu gibi tekrar teşekkür edip telefonu kapadım. Aykut, görüşmenin neticesini öğrenmek için odama girdi. “Ne oldu, ödeme yapıyorlar mı?” “Hayır, yine ay sonuna ertelendi.” “Bu ikinci ertelenişi, biliyorsun; fabrikaya para transferi yapmamız gerekiyor, kurlar katlanıyor, zor durumda kalırız, aklıma ister istemez üç sene önceki nisan ayı geldi.” “Biliyorum, o zaman şans bizim yanımızdaydı, belki de şansı sen getirmiştin, işe yeni başlamıştın hatırlıyorsan, tahsilatın hemen ardından ve devalüasyondan iki gün önce para transferi yapmıştık, iki gün daha gecikme olsaydı şirkete iflas bayrağını çekmiş olurduk ve şanssızlığı da sen getirmiş olurdun.” “Yo hayır, ben uğur böceğiyim,” derken gülüştük. Sibel odaya girdi. “N’oldu, neden gülüşüyorsunuz?” Aykut: “Tahsilat yerine havamızı aldıktan sonra kimin uğurlu kimin uğursuz olduğunu tartışıyorduk.” Sibel: “Aman bana uğursuz demeyin de... Aykut Bey! İlhan Bey’in teklifi hazır, faks ile mi gönderilecek?” “Bilmiyorum, bana bir şey söylemedi, geldiğinde ona sor, belki elden verir, ayrıca kontrol etmesi veya ilave gerekebilir, bu sabah teklif vereceği yere tekrar uğrayacaktı.” Sibel bu kez bana yöneldi: “Öğleden sonra Beykoz’da randevun var unutma!” “Yemekten sonra çıkarım.” Anlaşmalı lokantanın getirdiği bugünkü öğlen yemeğinde patatesli tavuk haşlaması ve pirinç pilavı vardı. Yemeğin ardından yola koyuldum. TEM otoyoluna çıkıp Anadolu yakasına doğru yol aldım. Öğlen saati olduğu için yoğun bir trafik yok, orta şeritte seyrediyorum. İleride metal gibi şeylerle yüklü bir kamyon sağ şeritteki başka bir kamyonu geçmeye çalışıyor. O da ne? Kamyondan kocaman bir şey düştü; en az bir buçuk metre çapında, neredeyse arabamın yüksekliğinde daire şeklinde metal bir levha, yola düştükten sonra en az bir metre yüksekliğinde zıplayarak bana doğru yuvarlanıyor, sağa veya sola kaçsam bile o zıplayarak yaklaşan şey her an yalpalayıp devrilebilir. Levhayı gören arkamdaki yolcu otobüsünün kaptanı da sürekli kornasına basıp beni uyarıyor. Yan aynadan sağ şeridin müsait olduğunu gördüm, levha arabamın üzerine düşmeden direksiyonu sağa kırdım, ondan kıl payı kurtuldum, sağ şeritte giden kamyona arkadan vurmamak için sert bir fren yaparak hızımı düşürdüm, arkamdaki otobüs de sağa geçmiş, levha halen bir tekerlek gibi zıplayıp yuvarlanarak geriye, geldiğim istikamete doğru yol alıyor, sonra o kargaşada ne olduğunu göremedim, kamyonsa ileride görünmüyor, gelen ilk çıkışta sağa sapıp otoyoldan ayrılmış olmalı, yani kaçtı. Derin bir oh çekip “verilmiş sadakam varmış” diye söylendim. Beykoz’daki bir iş görüşmesiydi. Görüşmenin ardından Boğaz kenarında bir kahve veya çay içmeden gitmek doğru olmaz diye düşündüm. Beykoz, İstanbul’un beğendiğim, yeşili bol olan semtlerinden biri; fakat sırtındaki ormanlar yerlerini yavaşça beton yığınlarına bırakıyor. İnsanlar bu güzelim ormanlara nasıl kıyabilir halen anlayamıyorum, bu büyük bir gaddarlık. Ismarladığım kahveyi yudumlarken cep telefonum çaldı, bürodan arıyorlar. “Müsait misin?” diye sordu Sibel. “Pek değil, görüşmeyi tamamladım, şu an Boğaz kenarında oturmuş kahve içiyorum.” “O halde kahveyi bırakıp hemen büroya gel!” |

|
ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |

