|
ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-2-
“Yüzden nesi eksik ki! Sadece bir sıfırı… Peki neden on tane mum?” Sibel: “Yalnızlığın sembolü, bir ve yanında sıfır rakamı. Artık evlen, zamanın geldi ve geçti bile.” “Ne demek geçti! Daha çok var zamanına.” Dilara: “Patron, pastanın hepsini bitirmeyesin! Büroda pasta var diye evde kahvaltı yapmadan geldim, ona göre.” Dilara, büronun hem neşesi hem gülü. Büroda özel sohbetinde genelde argolu konuşur, bana olduğu gibi başkalarına da aşıladığı hünerli bir çok kelimesi var, iş konusunda konuşma tarzını tepe takla değiştirir. Diksiyonu düzgün, konuşmasını gayet iyi bilen, on yedinci yaş gününü altı ay önce kutladığımız, Türk standartlarına göre uzun boylu, kumral güzeli hanımefendicik bir kız. Şirketin telefonlarına o bakar, ayrıca dosyalama, yazışma ve ön muhasebede Sibel’e yardımcı oluyor. İki senedir şirkette. Gelişi olaylı olmuştu:
Dilara, 1995 Eylülünde bir gazeteye verdiğim eleman ilanı üzerine gelmişti. Diğer müracaatçılar gibi onunla da bir sözlü mülâkatta bulunmuştum. Randevu saatine tam olarak uyması, mülâkat esnasında konuşma tarzı ve fiziği işe alınmasında etken olmuştu. Aşağı yukarı bir yetmiş boylarında olmalıydı. On sekiz yaşına yeni girdiğini, mali sebeplerden dolayı liseden ayrıldığını söylediğinde beni aldatmıştı. İşe alındıktan sonra personel ve muhasebe kayıtları için kimliğini vermesi gerekiyordu; fakat kendi tabiri ile kafa kâğıdının kayıp olduğunu, yeniden çıkartacağını söylemiş, aradan iki hafta geçmesine rağmen halen getirmemişti. Bunun üzerine bir gün evini aradım, telefona çıkan annesini tanıyordum; kızını ziyarete gelmiş, nasıl bir yerde çalıştığını bilmek istiyordu. “Nasılsınız Zerrin Hanım?” “Teşekkür derim. Sizler nasılsınız, işleriniz nasıl?” “Teşekkürler, işlerimiz iyi ve yoğun, Dilara’dan bir şikâyetim var; muhasebeye kimliğini vermesi gerekiyor, iki haftadır halen getirmedi, vekâleti olduğu için sizin çıkartacağınızı söylemişti.” “Nasıl? Kimliği yanında!” “Bana kaybettiğini söylemiş, yeniden çıkartılması gerektiğinden bahsetmişti.” “Hayır, kayıp değil, kimliği yanında; fakat yenilenmesi gerektiği doğru, günü geçti ve fotoğraf eklenmesi gerekiyor, yanındaki kimlik fotoğrafsız.” Hayret etme sırası bendeydi. “Benim bildiğim en geç on beş yaşına kadar fotoğraf ekletmesi gerekiyor, Dilara üç senedir fotoğrafsız kimlikle mi dolaşıyor yani?” “Dilara on beş yaşına zaten birkaç ay önce girdi.” İyice şaşırmıştım. “Ne? O on sekiz yaşında değil mi?” Gülmeye başladı. “Size yalan söylemiş Turgay Bey, o daha on beş yaşında ve bunu kabullenmiyor, herkese on yedi veya on sekiz yaşında olduğunu söylüyor.” “O halde lise ikiden ayrıldığı da doğru değil.” Bu sefer kahkaha atarak: “Hayır, ortaokulu henüz yeni, bu geçen sezon bitirdi, liseye gidecekti, ‘ben liseye miseye gitmem’ diye tutturdu, bir türlü razı edemedik, fazla zorlamak da istemedik, zaten ortaokulu zoraki bitirdi.” Gülme sırası bana gelmişti. Nasıl da kandırılmıştım! Zerrin Hanım kızının on beş yaşında olduğu için vekâlete gerek olmadığını, yarın yeni nüfus cüzdanını çıkartacağını söylemişti. Konuşmanın ardından ne yapacağımı ve ona karşı nasıl davranacağımı düşünerek elimin altındaki kâğıdı rast gele karalıyor, daireler çiziyordum. Dahili hattan Dilara’yı arayarak yanıma gelmesini söylediğimde kapıyı tıklatıp içeri girdi. “Gel bakalım Dilara Hanım… Senin vekil tayin ettiğin annenle görüştüm şimdi. Hangi konu hakkında görüştüğümü merak ediyor musun? Hani şu bir türlü gelmeyen kimliğin var ya! İşte onun hakkında.” Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Önce “ne oldu!” der gibisinden bana yönelttiği meraklı bakışlarını üzgün bir şekilde sağdaki pencereye çevirmiş, “galiba kapı dışarı edileceğim” diye düşünüyordu sanki. Bir müddet ona sessizce bakakaldım, o halen pencereye bakıyor ve oraya bakarken eminim ki benim gördüklerimi görmüyordu; ne caddeden gelip geçen kocaman arabaları ne de yaya yolunda birden bastıran sağanak yağmurdan sağa sola kaçışan insanları... Benim işittiğim gök gürültüsünü ve cama vuran sağanak yağmurun seslerini bile işitmiyordu. Onun kendi gördükleri benim göremediğim daha başka şeylerdi sanki ve içkulağındaki cızırtılar ile birlikte içinden gelen “vay anasını be!” gibisinden sesleri de ben işitemiyordum. Belki de onu hiçbir şey ilgilendirmiyordu ve sadece mahcuptu, şimdi ne olacağını düşünüp bekliyordu. O an kalp atışının hızlandığından da emindim. Fazla üstelememem gerektiğini düşünmüştüm. O gururlu bir kızdı, bunu işe başladığından birkaç gün sonra fark etmiştim. Bu yüzden büroda çalıştığımda, canım çay veya kahve istediğinde mutfağa gidip kendim hazırlıyordum. Büroya ziyaretçiler, müşteriler geldiğinde işini gayet iyi biliyordu, kime ne ikram edeceğini, telefonda kime nasıl cevap vereceğini çabuk öğrenmişti. İşine kısa zamanda uyum sağlayan çalışkan bir kızdı, yine de ona; “Bana on sekiz yaşında olduğunu söyledin, ‘lise ikiden ayrıldım’ dedin, yani yalan söyledin,” dedim. Gözlerini önce bana çevirmiş, sonra yine mahcup bir şekilde pencereye doğru bakmaya başlamıştı, ara sıra kaçamak gözlerle bana bakarak: “Yoksa beni işe almazdınız, benim işe ve çalışmaya ihtiyacım vardı, ailemin mali durumu iyi değil, aileme katkıda bulunmam gerekirdi.” Sessizce onun bu mahcup haline bakmaya devam ediyordum. Tekrar sağdaki pencereye, ardından bana baktı. “Beni kovacak mısınız?” “Hayır kovmayacağım, işine devam edeceksin; fakat seni cezalandıracağım. Annen yarın sabah yeni kimliğini çıkartıp buraya gelecek, cezanı o zaman vekilinin yanında söyleyeceğim, şimdi gidebilirsin.” “Teşekkür ederim,” diyerek aynı mahcup tavrıyla odadan çıktı. On dakika kadar sonra kapımı tıklatıp bir fincan kahve ile içeri girerken yüzünde bu kez tebessüm vardı. “Size sütlü bir kahve yaptım.” Dilara ilk defa sadece bana kahve servisi yapmıştı. Bugünden itibaren kahvemi genelde o hazırlıyor, ne zaman kahve içeceğimi biliyor ve getiriyordu. O meşgul olduğunda kahvemi kendim yapıyor, ona da ikram ediyordum. Büroda ben dahil dört kişi çalışıyorduk, bir seneden beri şirkette olan Aykut yüksek lisansa başlayacağından bir ay içinde şirketten ayrılacaktı. Mimar İlhan genelde büro dışında, ya şantiyede veya piyasadaydı, sabahları büroya gelip gider veya önce dışarıdaki işini halledip öğleden sonra gelirdi. Muhasebe bürosu ayrı olduğundan her gün bir eleman uğrar ve gider, şantiyelerde çalışan diğer elemanlar ayda bir büroya gelirdi. Bunlardan sadece Hüseyin büro ile şantiyeler arasında mekik dokusa da genelde şantiyelerde bulunurdu. Ertesi gün öğleden sonra Dilara’nın annesi yeni kimlik cüzdanıyla büroya geldi, kızının neden okula devam etmek istemediğini de bana anlattı; boylu boslu olduğundan sınıf arkadaşları yanında kendini diğerlerine nazaran büyük olarak görüyor ve okul forması giymek ona zor geliyormuş. Sohbet ederken Dilara’yı yanımıza çağırdık. “Senin hakkında annenle biraz konuştum, şimdi sana vereceğim cezayı söyleyeceğim, annenden bunun müsaadesini aldım. Kabiliyetli bir kızsın, bilgisayar kursuna gideceksin, cezan bu.” “Tekrar okula filan gitmek istemiyorum.” “Okula gitmeyeceksin, yakın çevrede Milli Eğitim Bakanlığına bağlı birkaç özel meslek edinme kursları var, ya hafta içi işten sonra yedi sekiz ay akşam kurslarına veya cumartesi ve pazar günleri tüm gün hafta sonu kursuna gideceksin.” Dilara bir annesine bir de bana bakıyordu ve kararsızdı, onu kolay ikna edebilecek başka şeyler söylemeliydim, devam ettim: |

