Hey Garson!'Taze balık!

ORG ve Tora Bora —1. BÖLÜM  ©

Roman

Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi

İnternette yayınlama tarihi: 12.05.2006   

BÖLÜM: 1

Olaylar

Havanın da güzelliğinden yararlanarak Boğaz kenarında biraz gezinmek, yalnız başıma çay bahçelerinde oturup bedenimi ve ruhumu dinlendirerek çay içmek, bu  esnada sessizce süzülen gemileri seyretmek gayet iyi olur diye düşünmüştüm. Nasılsa günlerden pazar, ayrıca yarın on beş Eylül 1997, doğum günüm ve kırk dört yaşına gireceğim günün bitmesiyle, daha doğrusu yarın sabah saat dörtte hayatımın kırk üç senesini tamamlamış olacağım. Kırk dört sene önce sabah saat dörtte; harika, tam üç tane dört yan yana. Aslında bu doğum günümün ayrıcalıklı  kutlanması gerekir, otuzuncu yaş günümü kutladığımdan daha değişik, bu zamana  dek kutladıklarımın en güzeliydi. Almanya’da bir barda kutlamıştım. Çok arkadaşım gelmişti, başka şehirlerden, kasabalardan  gelen arkadaşlarım bile olmuştu. En güzel doğum günü hediyelerini o gün almıştım, onlardan birini halen yanımda taşıyorum, bırakmıyor beni bir türlü, daha doğrusu ben onu bırakamıyorum, çünkü ona sürekli ihtiyaç duyuyorum, bana tam on dört senedir zamanı gösteriyor, zamanım onunla geliyor, onunla geçiyor. Bu Kerstin, Horst ve Birgit’in müşterek aldıkları bir hediyeydi. Bir taraftan Boğaz’dan geçen gemileri seyrederek çayımı yudumluyor diğer taraftan bu akşamı nerede ve nasıl geçireceğimi düşünüyorum. Doğum günümü ilk defa yalnız kutlayacağım, bu da “çok özel” demektir. En iyisi loş ışıklı, güzel müzik olan bir bara gidip demlenmek, tabii ki güzel bayanların da gittiği bir yer olmalı. Ayrıca eve uzak olmamalı ki araba kullanma mecburiyeti ortadan kalksın, ya yürüyerek veya taksiyle eve gidebileceğim bir yer, örneğin; Aksaray, Bakırköy veya Yeşilköy sahilinde bir bar olabilir. İkinci çayımı da yudumladıktan sonra Boğaz’a olta atanların yanından geçerek tuttukları balıklara göz attım; kimi birkaç tane yakalamış, kimi siftahını bile yapamamış. Balıkları görünce karnım da acıkmaya başladı. Dönüş yolunda Ortaköy’e uğrar, orada balık yiyebilirim diye düşündüm.

Gayet iyi düşünmüşüm. Garson henüz tabağı masanın üzerine bırakmadan, birkaç metre öteden kızarmış balığın kokusunu aldım. Afiyetle yiyor, arada bir nefes alıp beyaz şarabımı yudumluyorum. Aslında kırmızı şarabı tercih ederdim; fakat adet bozulmasın. Eve gidip bu akşam için hazırlık yapmanın zamanı geldi. Yakınlarda park yeri bulamamanın bazı faydaları da var, en azından tok karınla arabaya kadar yürüyüş yapılıyor. Bakalım eve gidene kadar kaç trafik canavarına rastlayacağım. Pardon! Ben canavarlık yapmıyorum. Yemekle birlikte sadece bir bardak şarap içtim ve faydalandığım yollarda hakkı olan diğerlerine saygı göstererek herkesin önüne geçeceğim diye zikzaklı araba sürmüyor, araba cambazlığı yapmıyor, başkasının veya babamın arabasını kullanmıyorum; zira ehliyetimi olduğu gibi arabamı da ter dökerek aldım. Yakınında park ettiğim evime doğru yürürken bayanın biri yaklaşıp elindeki kâğıdı gösterdi.

“Oğlum! Bu adresi arıyorum, burayı biliyor musun? Otobüs şoförü burada ineceğimi söylemişti.”

“Evet hanımefendi, caddenin karşısına geçip doğru yürüyün, yol ileride çatallaşıyor, soldaki yolu takip edin, soldan dördüncü veya beşinci blok olması gerekiyor.”

Yalnız yaşamanın avantajlarından biri de evde her şeyin yerli yerinde olması. Hiçbir şeyi aramıyorsun, şikâyet etmiyorsun, her şey bıraktığın gibi duruyor. “Hey, çocuklar! Ayakkabılarımı, terliklerimi gördünüz mü? Hanginiz benim havluyla burnunu sildi?” veya; “sevgilim, iç ve dış çamaşırlarım nerede?” veya; “benim diş fırçama ne oldu böyle, kim bununla ayakkabısını boyadı?” diye bağıracak kimse yok. Hava kararmaya başladı, doğum günü kutlama öncesi bir duş ve sakal tıraşı iyi olur, ne de olsa iki gündür tıraş olmadım, hem bakarsın güzel bir bayanla tanışma fırsatı  doğabilir. Tıraş olmadan önce aynanın karşısında her zamanki gibi saçlarımı inceledim, halen beyaz bir saç yok. Berbere gittiğimde hafif ağarmış süsü verircesine “beyaz boya mı sürdürteyim!” diye tekrar söylendim. Bir iki senedir böyle düşünüyorum aslında; lakin bir türlü cesaret edemedim. Saçlarımı sıkça kestirdiğimden her seferinde farklı boya olabilir ve fark edilir diye güvenemedim. Benim yaşımdaki insanların saçları neredeyse bembeyaz. Hatta  demin aşağıda “oğlum” diye hitap ederek adresi soran bayan bile benim yaşlarımda, en fazla birkaç yaş büyük olmalıydı. Bunun gibi adres veya herhangi bir şey sorarken böyle hitap eden yaşıtım çok insana rastladım. En iyisi biraz daha bekleyeyim, yamaçlar kendiliğinden aklansın. Dışarıya çıkmak için bir saat içinde hazırlandım, vakit henüz erken, televizyonda akşam haberlerini izleyerek biraz daha vakit geçirebilirim.

Sahile indiğimde saat yirmi ikiye geliyordu. İlk girdiğim yer canlı müzik yapan bir bardı. Canlı müzik pek ilgimi çekmedi. İkinci gittiğim yer İngiliz stili bir bar, müzik de bayağı güzel. İşte burada doğum günümü “çok özel” kutlayabilirim. Bira bardakları da büyük, tam istediğim gibi. Barda, tam köşede bana uygun bir yer boş, barın içi de dışı da buradan yan oturulunca görünüyor; fakat her yerde olduğu gibi bira servisi burada da köpüksüz.

“Bakar mısın bir dakika!” diye barmene seslendim.

“O... İyi akşamlar, hoş geldin, ne zamandır görünmüyorsun.”

“Bu sıralar çok koşturuyorum, işler yoğun.”

“Fuardan mı geliyorsun yine?”

“Hayır, fuarlar şimdi ilkbahar aylarında, benim bira köpüklü olsun.”

“Biliyorum, asıl tadı köpüğünde diyeceksin, bilirsin buralarda hep köpüksüz isterler.”

Önceleri bu bara sıkça gelirdim, hatta üç dört sene önce Almanya’dan beni ziyarete gelen Martin ile birlikte yılbaşını burada kutlamıştım. Önce Taksim İstiklal Caddesi’nde bir restoranda akşam yemeği yemiş, ardından Sultan Ahmet’e giderek küçük bir barda bir-iki bira içip buraya gelmiştik. O yılbaşı akşamı hava bayağı güzeldi, saat yirmi dörtte dışarıda havai fişeklerin seyrinden sonra “ben yine acıktım” diye tutturmuştu Martin. Ona; “sabah kahvaltısına kadar sabret,” demekten başka yapacağım bir şey yoktu; zira yılbaşı gecesini bir restoranda oturup ellerimi şakaklarıma dayayarak geçirmeye niyetli değildim. Onun da buna pek niyeti yoktu zannedersem, kendine İngilizce sohbet edecek birkaç kişi bulmuş, bayağı eğleniyordu. O yılbaşı gecesini hayal ederken barmen beni uyandırdı.

“Bir bira daha?”

“Evet, ver bakalım, bu akşam biralar bayağı tatlı geliyor.”

“Neden? Özel bir gün mü, yoksa özel bir sebebin mi var?”

“Yo hayır, biraz stres atıyorum.” 

Ona yarın doğum günüm olduğunu söylemem gerekmezdi. Bu doğum günümü kendimle “özel” olarak kutlamak istiyorum. Bar kalabalık olmasa da yeterli derecede dolu. Kimileri sohbet ediyor, kimi oturduğu yerde müziğin ritmine uyarak kafasını kolunu veya vücudunu sallıyor, benim gibi çekingenleri sadece ayaklarını oynatıp dizlerini titretiyor. Arada bir  saate bakıyor, yirmi dörde gelmesini bekliyorum, kendi kendime şerefe demek için.

Nihayet o saat geldi.

“Şerefe Turgay Bora!”

Artık kırk dört yaşındayım. Doğrusu sabah saat dörtte doğduğum için dört saat sonra. Kırk dört sene önce bu saatlerde annem doğum sancıları çekiyordu, daha da doğrusu ben dışarıya çıkmak, dışarıyı görmek istiyordum, annemin karnını tekmeleyerek; zira sabrım kalmamıştı, küçücük daracık yerde iki büklüm halde bayağı sıkılmıştım. Benim yerimde kim olsa aynı şeyi yapardı. Hazır tekmelemişken biraz fazladan tekmeleyeyim diye düşünüyordum; ilerde annemden yiyeceğim dayaklar ardımda kalmasın diye. Saat bire geliyor, fazla geç kalmamalıyım. Sabah erken kalkıp önce büroya, oradan bir şirkete gidip tahsilat yapmam gerekiyor.

Yeni bir güne gözlerimi açtım. Bayağı geç yattığım için bugünkü sabah koşusu iptal edildi. Duş ve kahvaltının ardından marş düdüğünü çalıp kontağı çevirerek büronun yolunu tuttum. Oradakilere henüz günaydın diyemeden:

“Doğum günün kutlu olsun patron.”

Sibel, Dilara ve Aykut, Sibel’in masası önünde dizilmiş, hep bir ağızdan böyle seslendiler. Masanın üstünde, üzerinde mumlar yanan yuvarlak bir pasta tortusu ve kahve fincanlarını gördüm.

Sibel:

“Bugün doğum günün olduğunu biliyoruz; fakat tam olarak kaç yaşına girdiğini bilmediğimiz için mumları sayısına göre alamadık, hepimizin söylediği rakam farklıydı.”

“Yaşıma göre mum alsaydınız pastanın üzerinde yer kalmazdı.”      

Dilara:

“Ayıp ettin patron, valla bu pastanın üzerine yüz tane mum sığar.”

>>>>>

 

Anasayfa/HOME       Roman       Bölüm2      Bölüm3    Bölüm4    Bölüm5         DEUTSCH    ENGLISH

1 - 2 - 34 5 - 6 - 7 - 89 - 10111213 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 1920 - 21 - 22 - 23 - 24

Sohbet odası