|
ORG ve Tora Bora—4. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-22-
dalgakıranların sarp yamaçlarından, görünebilen, gidilebilen, uzanılabilen her yerden, kimi azarlık kimi selâmlık yaratıkların arasından kıvrılarak, bazen devlere, bazen yıldızlara teğet geçerek, Yecüclerden Mecüclerden kaçarak, bedene abanan kara dalgalardan sıyrılarak, kimi zaman nefes nefese çırpınarak, kimi zaman nefes bile almadan süzülerek toplanıp çıkartılıyor o çift çenetliler. Baharı müjdelemesi gereken Mart ayının on beşi. Müjdeye altı gün kala deniz kenarında uzun bir gezintiye çıktım. Kısa ve düşük tempolu adımlar beni düşüncelerin derinliklerine kadar indiriyor. Düşüncelerimle zamanın hem gerisinde hem ilerisindeyim. Bahara özgü olmayan soğuk bir hava, her şey soğuk, hatta aylardır bulutların arkasında saklanan, arada bir kendini gösterip kaybolan güneş bile. Deniz ise burada da dalgalı, beş sene önce orada olduğu gibi… Rüzgâr, ayrı makamdan çalan ORG’un diğer parçalarını ta uzaklardan kulaklarıma kadar sürüklüyor; zamanın ilerisinden getirdiği ürpertici bir ses ve yine ürpertici bir koku, ardından gelecek olan soğuk bir sis. İş beşincisine, sisler dağılıp görselliğe kaldığında her şey geç olacak; çünkü acılar ondan önce başlar. Saatlerce yürüdüm ve yine yürüyerek eve gidiyorum. Mahalleme vardığımda benden birkaç yaş küçük olduğunu tahmin ettiğim bir bayan; “Amca, bir dakika bakar mısın?” diye seslendi. “Evet buyurun!” “On birinci sokak nerede acaba, biliyor musun?” “Buralarda bir yerde olmalı, hatırlayamayacağım, bir başkasına sorarsanız daha iyi olur.” “Kaç kişiye sordum, kimse bilmiyor, etrafta da hiç sokak levhası yok ki…” diye kendi kendine söylenerek uzaklaştı. Yürümeye devam ettim. Bir ara, bulunduğum yerin oturduğum muhite benzemediğini fark edince sağa sola, ileri geriye bakarak nerede olduğumu hatırlamaya çalıştım. Geri dönüp yürürken etraf bana gittikçe tanıdık gelmeye başladı; oturduğum sokaktan oldukça uzaklaşmışım. Bir müddet sonra evimin olduğu sokağa yöneldim. Binanın kapısından içeri girdiğimde yerde, kapının altından içeriye atılmış bir zarf gördüm, eğilip aldım, bana gönderilmiş bir mektup, şaşırdım; bana kimse mektup göndermez ki! İsme ve adrese tekrar baktım: Turgay Bora, U... Mahallesi, 11. Sokak, No: 47. Doğru ya! Bana gönderilmiş. Zarfta yazılı adrese bir kez daha bakıyor, zarfı açıp okuyorum: “Hayal edemeyeceğiniz, rüyalarda bile göremeyeceğiniz indirimli fiyatlarımız...” diye başlayan bir reklâm yazısı. Gönderen: E.K. Firmasından V. Kader, U... caddesi, No: 21. Kırk yedi yaşında iken taşındığım, yirmi bir aydır oturduğum binadayım, çok önceleri oturduğum başka bir yerin aynı sokak isimli adresi de aklıma geldi: U... Sokak, No: 19/21. “Ben ve Kader!” diye düşünüp senelerdir ilk defa gülümsüyorum. Binanın merdivenlerinden yavaş ve patırtılı adımlarla dördüncü katta çıktıktan sonra, kâğıt üzerinde on dört, gerçekte kırk bir metrekarelik evime girdim. Tekrar aynaya bakıyorum; saçlarım dökülmüş, kalanına aklar düşmüş, alnım kırışmış, yüzüm buruşmuş, artık hiçbir şeyi umursamayan ve zoraki gülümseyen güçsüz bir yüz. Odama çekilip bazı tarihleri gözden geçirdim. On beş Eylül 1997 tarihi; çöküşümün başladığı kırk dördüncü yaş günüm. Gün, ay ve senenin toplamı; sene ortasındaki “doksan dokuz” hariç, “kırk bir”. Rakamların teker teker toplamı “doksan dokuz” dahil yine kırk bir. Doğum tarihimdeki rakamları da teker teker topladım, yine ortadaki “doksan beş” dahil ve “doksan beş” hariç olarak: Birinin otuz üç, diğerinin on dokuz, ki buradaki doksan beş rakamının benim için hiç bir önemi yok; zira hem temiz bir ortama kökten1) yanaşılmadı hem de her iki rakamın toplamı on dört. Zamanı geldi. Artık Ceylan Dağı’na çıkıp babamın şarabını2) içebilirim. Fakat yapmam gereken bir şey daha var: Bir uzmanına gidip kopmuş, sinir gibi ince kabloları bağlatmak.3) Ne de olsa bir sonun iki başlangıcı var; biri önceki, diğeri sonraki.
-Son-
|
|
|


