
|
ORG ve Tora Bora—4. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-14-
zamanın, onu kaçırma!” der gibisinden. Veya başka bir şeyin zamanını, belki de daha güzel olan başka bir zamanı bildiriyor. Bugün Firuze’nin mektubu geldi: “...Sana bir daha yazmayı düşünmüyordum; fakat dayanamadım işte. Telefonda söylediğim gibi yaz ayının ikinci yarısını köyde geçirdim ve kapkara bir kız oldum. Orada güzel olan nedir biliyor musun? Her şey doğal, her şeyi kendin üretiyorsun. Sen de orada olsaydın harika olurdu; birlikte karpuz tarlasına gider, bir tane koparır ve bir ağacın gölgesinde oturur, o karpuzu yere vurup parçalayarak ellerimizle yerdik. Ayrıca bir düğüne gittim, iki davul çalıyordu. Kimi davulun tokmağını izliyor hayaller kuruyor, kimi oynuyor kimi oynaşıyordu. Ben hayaller kurup izleyenlerdendim. Geceleri dışarıda otururken göle bakıyordum. Ayın ışığı göle vurduğunda harika bir manzara ortaya çıkıyordu, o manzara içinde seni aradım… Sonra yıldızlara bakıp seni düşündüm, o anda yıldızlar daha da çok parlıyordu, seninle her şey anlam kazanıyor, her şey güzelleşiyordu. Seni tanımadan önce cinsellik bana ürpertici, korkunç ve iğrenç gelirdi, korkularımı seninle yendim. Cinsellik, sevgi, aşk, tutku ve seks, bunların hepsi benim için sen demektin, hepsinin anlamı sendin. Neden yanımda değildin ki! Sana çok ihtiyacım vardı. Bazen kendimi seninle saklambaç oynuyor gibi hissediyorum, sen karanlıklarda saklanırken ben elimdeki meşale ile seni aramakla meşgulüm. Ama bir şeye inanıyorum; bir gün seni mutlaka bulacağım ve göreceğim, şimdi olmasa bile seneler sonra, er ya da geç...” Beni göreceksin bebeğim, ben de seni. Gece akrobasisi: «...Savaş uçakları havalanıyor, yüksek gerilim hattının biraz üstünden geçiyor, tellere kıl payı çarpmıyorlar. Hattın üzerinde Alman malı bir kaplumbağa araba duruyor. Bir pilotun sırt motoru galiba arızalı, diğerleri gibi havalanamıyor... (23.11.2002).» Saçlarım hızla dökülüyor,1) hızla beyazlaşıyor, alnımda beliren kırışıklıklar üzüntüme dara katıyor, aynaya bakmaya çekiniyorum. Ticarette yaratıcılık en önemli faktör: «...Bay Mayer ve yanında kirli elbiseli başka bir adam, beni imtihan ediyorlar. Soruları soran üstü kirli olan adam, “limitet şirketini ilk kuran kim, kim icat etti?” diye soruyor. “O kadarını bilmiyorum, ansiklopediye bakarsam bulurum,” diyorum... (25.11.2002).» Sabah kalktığımda ansiklopediye baktım; limitet şirketinin icatçısı veya ilk kurucusu diye bir şey yok. İşsiz kaldığımın beşinci senesi dolup geçti, önümde dondurucu bir kış ve yakıp kavurucu bir yaz daha var. Hayat da böyle; kimi zaman dondurucu kimi kez yakıcı, bazen bahar gibi yumuşak, atlastan dokunmuş bir halı veya Nathalie’nin saçları gibi ve o benden çok uzakta. İkinci boyuttan üçüncüsüne geçtiğim başka bir gece: «...Gece uyanıp yataktan kalkıyor, giyiniyor ve saate bakıyorum; 04:20 veya beş. “Daha yediye çok var, henüz erken, yedide kalkıp camiye bayram namazına gideceğim,” diyorum. Tekrar yatıp uyuyor ve bir rüya görüyorum. Rüyamda asma bir merdivenden aşağı iniyorum, merdiven üç parça, çantamı yukarıda unuttuğumu fark edip merdivenden kolayca tırmanıp alıyorum. Bayram namazına gideceğim diye düşünüyorum, üzerimdeki sarı renkli gömlekte beyaz lekeler olduğunu görüyor, gömleğimi değiştirmek için giderken... (05.12.2002).» Yatağımın yanındaki saatin alarmı bende düş kırıklığı yarattı ve üçüncü boyuttan ikincisine geçmeden tekrar birinci boyutta, gerçeklerin yaşandığı bu âlemdeyim. Saat yedi, ramazan bayramının birinci günü. Hafif bir kahvaltının ardından bayram namazını kılmak için camiye gittim, içeride yer kalmamış ve bir sürü insan yağmurun altında bekliyor. Galiba herkes benim gibi sadece bayram namazı için camiye geliyor, oysaki diğer günler caminin bomboş olduğunu görüyorum. Benim mutlaka içeri girmem gerekirdi, kalabalığın arasından zor da olsa sıyrılıp camiye girerek kendime bir yer buldum. Bir dakika Turgay Bora! Neye niyet neye kısmet…2) Bunu bayağı geç fark ettim. Eve gidince tekrar rüya defterime ve haritaya bakmalıyım. Namaz sonrası hafif yağmurlu havada, camide aklıma gelenlerin düşüncesi içinde bir müddet dolaştım, ardından eve giderek rüya defterlerimi ve atlası açtım. Bu gecenin rüyasındaki “üç parça” atlasta üç ayrı yer olabileceği gibi, üç ayrı zaman da olabilir. Defteri karıştırırken “geçmiş günlerinizi yazın” diyen rüya3) yeniden dikkatimi çekti ve yazmaya başlıyorum. Birkaç ay içinde akvaryumdaki binyaprak bitkisi teşhirde. Yorumlayamayacağım bir gece daha: «...Üç yatak, ikisi boş, diğerinde babam yatıyor, iyice yorganın altına girmiş. Odanın kapısı önünde dolu küçük bir şarap şişesi... (13.12.2002).» O şarabın tadını alacağım günü bekliyorum, içimdekileri dökerek acılarımı unutturacak günü. Onu beş saat içinde yavaşça içeceğim ve bana beş senelik acıyı unutturacak. Bir kaza daha geliyorum diyor: «...Büyük bir yolcu uçağı, çok alçaktan uçuyor ve binaların arasından geçiyor, çok dar bir havaalanı pistine kıl payı iniş yapıyor. Tekerleklerinin izi iniş pistinin tam kenarında... (15.12.2002).» Akşam olmadan Firuze aradı. “Sana bir şey söylemeliyim.” “Evet, dinliyorum.” “Nasıl başlasam ki…” “Herhangi bir yerinden başla, anlarım nasıl olsa.” Halen duraklıyor, söylemeye cesaret edemiyor. “Seni dinliyorum, anlatmayacak mısın?” diye sordum. “Ben nişanlandım.” Kuş uçtu… Bense arkasından bile bakamadım. Temennim iyi bir yöne doğru uçtuğudur. Fazla konuşmadı benimle. Haklıydı da. Eminim böylesi onun için daha iyi olacak. Akşama girerken annem odamda telefon bulunmasını istemediğini, şayet kaldırmazsam telefonu tamamıyla görüşmeye kapattıracağını söyledi. Nasıl olsa Firuze bir daha aramayacak. Odamdaki ve holdeki telefonları söktüm. Kendi odasına bağladım, artık hiçbir telefona çıkmak istemiyorum. Akşam boyunca annem telefonun başında oturdu, beni arayan kadınları merak ediyor. Şayet kadının biri telefon açarsa ağzının payını verecek, sabırsızca onu bekliyor. Dünya’yı terk ettiğim bir gece: «...Kuş gibi uçuyorum, kollarımı rahat bir şekilde hafifçe kanat gibi sallıyorum. Uzaklarda benim gibi uçan birkaç kişi daha var. Çok yükseklere kadar çıkıyorum, ta ki atmosferin en üst katına kadar, orada hava daha başka, karanlık uzay boşluğu ile aydınlık bir yeryüzü arasında kalmış alacakaranlık bir kuşak. Aşağısı aydınlık, yukarıda karanlıkta parlayan yıldızlar, tuhaf bir his. Çok rahat ve yavaşça, süzülürcesine uçuyorum... (19.12.2002).» Gece gündüz yazıyorum. Taksitle aldığım ve iki aydır taksitlerini ödeyemediğim bilgisayara haciz gelip elimden alınmadan yazıtlarımı bitirmeliyim. Diğer bir acelem de; olası bir Irak harekâtından önce bu yazıtlarımı bitirmek. Annem telefonun başında, “nerede bu kadınlar, neden telefon açmıyorlar?” diye düşünüp duruyor. Bu gece çok güçlüyüm: «...Olağanüstü varlıklar, çok güçlü, bunlardan biri de benim. Kötü güçlere karşı kavga, kötü yaratıklarla kavga, galiba bu yaratıkların yaralı bir dişisine yardım ediyorum; cinsel organı solunda, sol tarafında... (25.12.2002).» Annemin hakkımda konuştukları, iftiraları beni yıpratmaya devam ediyor. Ağzından çıkan her kelime “kadın.” Tıraş olurum, “geç mi kaldın?” der. Banyo yaparım, “geç mi kalacaksın?” diye sorar. Dayanamadım ve; “Merak etme, sen istesen bile ben evlenemem, cinsel organımı birkaç sene önce kestirdim, organı olmayan bir adam hiçbir kadına gidemez,” dedim. Rahatladım. Bunu neden daha önce akıl edinemedim ki? Yılbaşı akşamı. Yeni yıl kutlaması yok. Tüm gün olduğu gibi akşam da odamdayım. Ben yattıktan sonra annem kalkarak koridorda hafif gürültüler yapmaya başladı. Dün gece de aynısını yapmış, acayip sesler çıkartıyor, sanki hafifçe hopluyor, sağı solu üflüyordu, kapımın önünde ikide bir derince nefes alıp verdiğini de işitiyordum. Artık bundan iyice sıkıldım. Kalkıp kapıyı açtım, o an mutfağa yöneldi. “Ne yapıyorsun burada kaç gecedir, kafayı mı yedin?” diye seslendim. “Mutfağa da gitmeyecek miyim?” “Kaç gecedir gürültü yapıyorsun, bari geceleri rahat bırak ta uyuyayım… Kafanı bana takmaktan vazgeç artık!” Gündüzleri beni hayattan bezdiren annem gecelerimin de kâbusu: «...Annemle ağız münakaşası yapıyoruz. “Neden paraları ona buna dağıttın?” diye bağırıyorum. “Sana ne? Sen parayı ne yapacaksın?” diye cevaplar veriyor. Sonra mırıldanarak hareketler yapmaya başlıyor. Üzerinde siyah bir jimnastik kıyafeti, dar bir jimnastik pantolonu ve yine siyah dar bir buluz var, şarkı söyler gibi mırıldanıp çeşitli hareketler, hafif jimnastik hareketleri yapıyor, arada bir; “evimden çık git,” diyor. Dolap gibi bir yeri açıyorum, bir sürü ekmek, kimi sert ve bayat, aralarından yumuşak olan iki yuvarlak somun ekmeği ile yine yuvarlak olan iki pide alıyorum; fakat ödeyecek param yok, “nasıl olsa şimdi parasını vereceğim kimse yok, başka zaman veririm” diye düşünüyorum. O esnada odamdan sesler geldiğini işitiyorum, ekmekleri |
|
|



