|
ORG ve Tora Bora—4. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-13-
birlikte hazırlamış olduğum ORG’un bir parçasını elektronik posta ile basına göndermeye devam ettim. Dört gün önce de İngiltere Başkonsolosluğuna bir faks göndermiştim. Bugün Seraplara gittim. Onu sıkça arıyor ve yalnız kalmamasına özen gösteriyorum. Hiçbir akrabasının halen ona sahip çıkmamasına, onu aramamasına şaşıyorum, annesi ve kardeşi ile birlikte yaşasa da aradığı sevgiyi, sıcaklığı onlarda bulamıyor. Bu gecenin duruşması çok uzaklarda ve daha değişik: «...On bir Eylül mağdurlarının avukatı ile görüşüyorum. Mahkeme salonundayız. Hâkim; “İstanbul Küçükçekmece’ye gidip gelelim,” diyor... (17.08.2002).» Geceyi Seraplarda geçirdim. Öğleden sonra birlikte sahile gidip gezdik, çay bahçelerinde oturup sohbet ettik. Hastanenin psikiyatri bölümünde tedavi olması için onu ikna etmeye çalışıyorum. “Aynı şeyi tekrar yapmandan korkuyorum, böyle durumlarda tedavi şart.” “Tedaviye ihtiyacım yok, hem ben deli değilim.” “Bunun delilikle hiçbir alakası yok, böyle söyleyenler bilmediklerinden, cahilliklerinden öyle konuşuyor. Ben de bunalımlar geçirdiğimde bir psikiyatri uzmanına gittim, sorunlarım olduğunda gittim, hatta okulda imtihanlardan sonra o stresin yarattığı uykusuzluk nedeniyle bile gitmiştim, her defasında faydasını gördüm,” derken biraz düşündüm, aklıma Nathalie geldi; benim odamda yuttuğu, kullanmadığım o ilâçları tekrar eczaneye geri vermemekle asıl deliliği ben yapmıştım. Serap; “Hayır, gitmem!” diye diretiyor halen. Kendi kendime; “param olsaydı seni nasıl da götürürdüm, apar topar bir taksiye atar ve götürürdüm” diyorum artık. Para bana o gücü verirdi, şimdi güçsüzüm. “Ben hastanedeyken annem çok üzüldü mü?” diye sorduğunda cevabım yalan oldu. “Tabii ki üzüldü, çok üzüldü.” Devletin zirvesi, bu gecenin gözdesi: «...Birini görüyorum, Cumhurbaşkanına benziyor; fakat başka bir isimle çağırıyorum... (21.08.2002).» Rüya defterlerini karıştırınca diğer senelere nazaran daha az rüya gördüğümü anladım, belki de gördüklerimin çoğunu hatırlayamadığım içindir. Akşam saatlerim genelde balkonda geçiyor. Şu anda köyünde olan Firuze’nin de benim gibi gökyüzüne baktığından eminim. Onun kadar çok yıldız göremediğimi biliyorum, onunkiler daha çok ve daha da parlak, benimkiler sönük, bunlardan biri yanıp sönen kırmızı bir yıldız, senelerdir ışık saçan, şimdi sönmek üzere olan bir yıldız.1) Bu gece ikinci boyuttan üçüncüsüne geçtim: «...Kâbus. Ben yatakta iken annem üzerime bir şeyler püskürtüyor, üflüyor, garip bir şey, uyanmak istiyorum, uyanamıyorum. Eûzü-Besmele çekip uyanıyorum, bir müddet sonra tekrar uyuyorum... (22.08.2002).» Rüyamda rüya gördüm. Rüyamda uyanıyor ve tekrar uyuyorum. Koca bir yaz daha geçti, sıkıntılarla geçen dördüncü yaz, gönlümce gezemediğim, güneşin tadını alamadığım, soğuk kış günlerindeki gibi evde kapalı kaldığım bir yaz. Kim bilir daha nice yaz aylarım böyle geçecek, şayet bir kazaya veya hastalığa kurban gitmezsem. Artık eskisi gibi hayat tesadüflerle dolu diyemiyorum. Hayat, belirli bir yöne doğru uzanan rayların üzerindeki tren gibi, bu hattan sapmak imkânsız, raydan çıktığı an tren orada duruyor veya devriliyor, yönünü ise ancak bir makasçı değiştirebiliyor. Bense dört seneden fazla bir süredir aynı hattayım ve bir tek makasçıya dahi rastlamadım, hatta kimi zaman treni kaçırdım.2) On üç Eylül. Bugüne dek bilgisayar yedinci defa tamirde, daha fazla çeviri işleri almaya başlamışken… Üç haftadan beri kafamı artık kazımıyorum, saçlarım yavaşça uzamaya başlıyor. Biliyorum, uzadığında annem yine sinirime gidecek. Telefonlarsa halen dinleniyor. Yanlış biri peşinde olduklarını anlayamadılar galiba. Dinlettiren de, dinleyen de her kimse pekte cahilmiş, hatta cahilden de öte… Yaptığım iyiliklere karşın bir gün gelip kapıma dayanırlarsa hiç şaşmam. Bir önceki Cumhurbaşkanına da yazmaya karar verdiğimde telefon açıp adresini aldım, basındaki bugüne kadar olan haberleri diğerlerinde olduğu gibi bu yazıma da ilave edip taahhütlü posta ile gönderdim. Ekim ayının ilk rüyası bana tatlı ve kısa geldi: «...Helva yiyorum... (02.10.2002).» Annemin telefonu bugün aramaya kapattırmış olması tatlı üzerine acı bir sürpriz oldu. Sadece dışarıdan telefon gelebiliyor, “sen akşamları gizlice kadınları arıyorsun” diyor. Elektronik posta kullanamadığımdan çeviri işlerim burada noktalandı, böylelikle para kazanmama karşı olan annem yine ekmeğimle oynamış oldu. Ertesi gün akşam apartmandaki komşulardan biri Miraç Kandilinden dolayı yaptığı helvadan bize de getirdi, zaten dünkü rüyamdan sonra canım çekmişti. Önceki günleri ve seneleri kafamda kurcalamaya başlarken düşüncelerim de bedenimin kapıldığı zamana takıldı; hiçbir şeyin farkına varamadan ne de çabuk geçiyor şu zaman denilen şey. Ben bir şeyler yapamadan beni içinde sürükleyip duruyor. Onu yavaşlatamıyorum, durduramıyorum, geriye yöneltemiyorum veya “öyle ya da böyle, bari öteyi beri et!” de diyemiyorum. O kimseyi dinlemiyor, her şeyi kendi ilkesinde, kendi doğrultusunda beraberinde sürükleyen manyetik fırtına gibi müthiş bir hızla ilerliyor. Kimileri bu hızın farkında değil. Her şey onun içinde başlıyor, yine onun içinde bitiyor, kimi şeyler henüz başlamadan bitiyor. Gecenin uyarısı Anadolu’nun doğusundan: «...Türkiye haritası, Türkiye’nin doğu yarısında kuzeyden güneye kadar parçalar halinde bir sürü göl, Van Gölü’nün büyük hali, parça parça kuzeyden güneye doğru dağılmış... (09.10.2002).» Doğu Anadolu’da veya Van Gölü’nde3) bir şeylerin olup olmayacağı kafamı kurcalıyor. Bugün papağanın pençesi kesildi.4) Annem yolda yürürken düşerek sağ kolunu kırmış veya omuzu çıkmış, diğer kolu da ağrıyor. Neyse ki düştüğünü görenler var, aksi halde büyük bir iftiraya daha uğrayacağım kesindi. Düşüncelerimde yanılmamışım: İlerleyen günlerde annem bana bazı şeyler ima etmeye çalışırken ona kendisinin düştüğünü görenleri hatırlattım. Fakat ablam olan kızı Nazan anneme telefon ederek halen kolunu benim kırmış olduğumu ona söyletmek istiyor. ORG isimli yazıtımı bugüne dek kaydettiğim basındaki haberlerle birlikte bir savcılığa göndermekte karar kılıp bunun için Yargıtay Başsavcılığını seçtim ve taahhütlü olarak postalayıp ardından sahile kadar yürüdüm. Oturduğum bankların birinden Marmara Denizi’nin diğer tarafındaki dağları görmeye çalışıyorum, bulutlu havada onları göremiyorum, çok uzaklarda, bulutların arkasındalar ve Deniz yine gözlerimin önünde. Dört kasım. Türkiye’de dün genel seçim heyecanı vardı, sonuçlar bugün belli; koalisyon partileri barajın çok altında kalıp parlamentoya giremezken meclis dışındaki iki partiden biri üçte iki çoğunlukla tek başına iktidar, diğeri muhalefette. Demek rüyamdaki patlaklık buradaymış; koalisyonun ve koalisyonun en büyük ortağı partinin dağılıp seçimlere gidilmesi. Bir sene önce gördüğüm rüyanın5) seçim sonuçlarını bana önceden bildirdiğini yeni anladım. Rüyalarımın ikisinde matematikten imtihana giriyorum6) ve şimdi yine bir hesap yapma gereğini hissettim: Rüyadaki 20, 10 ve 30 rakamları; yani bir gurubun 20, diğerinin 10 milletvekili olmak üzere toplam 30 milletvekili parlamentoda. Bu da demektir ki iki parti parlamentoya girecek ve bunlardan biri üçte iki çoğunluğu alacak. Orantı hesabı yaparsam toplam 550 milletvekilinden birinin milletvekili sayısı 336, diğerinin 184, yani biri tek başına iktidarda. Seçim sonuçları benzer çıktı. Rüyalarda başarılamayacak şey yok, yeter ki insan gündüzleri azimli olsun: «...Babam ve annem barışıklar. Babam bana; “bayram namazını kılacağım,” diyor, ona; “senin namaz kıldığını zaten gördüm, biliyorum,” diyorum... (07.11.2002).» Saçlarım dökülmeye başlıyor, beyazlanmalar fazlalaştı. Bilgisayar sekizinci defa tamirde, satıcı firma nihayet hatanın bende olmadığını kabul edip tüm parçalarını değiştirdi. Olan benim aksayan çevirilere olmuştu, şimdi de telefon kapalı… Bu gecenin rüyası, zamanın ötesindekilerin nasıl toplanabileceğini gösteriyor gibi: «...Hasan’ı görüyorum. Elimde bir sürü mıknatıs taşları ve anahtarlar. Daha önceleri bana ait bir yerin, benim ilgilendiğim bir yerin anahtarları, yere dağılmış, atılmış, topluyorum... Annem yattığım odanın kapısının önünden beni çağırıyor...» Uyanıp “efendim!” diyerek kapıya yöneliyorum. Kimse yok, rüyaymış, bir süre sonra uyuyakalmışım. «...Annem odamın kapısının önünde ve beni çağırıyor... (10.11.2002).» Tekrar uyanıp inleyerek kapıya baktım, bu seferkinin rüya olamayacağını düşünerek kalkıp açtım, koridor karanlık, kimse yok. Benzeri rüyaları7) önceleri de gördüğümü hatırladım. Eski bir arkadaşımın ikinci zaman göstergesi: «...Sabah yataktan kalkıyorum. Bir işyerine gidiyorum. Silvia ve yanında başka bir bayan var. Silvia öğlen yemeğine gidecek, geri geldiğinde ben veya yanındaki bayan gidecek. Başka bir gün öğlen yemeğinde Silvia yoğurt veya peynir yiyor, kolunda çok güzel bir saat var, mücevher gibi parıldıyor, bu onun ikinci saati, “diğer saatin de güzeldi,” diyorum... (11.11.2002).» Galiba Silvia bana bir şeyin saatinin, zamanının geldiğini ifade etmeye çalışıyor. Yoğurt veya peynir yediğine göre… “Bu ikinci fırsatın veya |
|
|



