|
ORG ve Tora Bora—4. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
-12-
“Annen nerede?” diye sordum. “Yatıyor.” “Öyleyse kaldır ve telefona çağır.” “Neden? Bir şey mi oldu?” “Serap Yeliz’in çalıştığı büroda kalıyor, zannedersem yine hap içmiş. O işyerini biliyor musunuz?” “Evet, buraya yakın.” “O halde annenle hemen oraya git ve Serap’ı eve getirin, ben bu saatte buradan vasıta bulamam, geri döndüğünüzde beni arayın.” Bir saate yakın zaman geçti, arayan yok. Tekrar evi aradım, telefona yine Emre çıktı. “Ne oldu? Neden beni aramadınız?” “Serap’ın yanına gittik, bazı arkadaşlarını da yanımıza aldık. Kendisi iyi, bir şeyi yok, alkol almış, eve gelmek istemedi, arkadaşları yanında.” “Madem arkadaşları yanında, telefon neden halen meşgul?” “Belki fark edip ahizeyi kapamamışlardır,” dedi Emre. Biraz rahatladıysam da içimde halen bir tedirginlik var. Aynen İlknur için yaptığım gibi polisi mi arasam! Fakat Serap’ın bulunduğu yerin adresini bilmiyorum, belki Emre doğru söylüyordur. Neden yalan söylesin ki! Hava ağarmaya başladığında uykuya dalmışım. Saat on sıralarında kalkıp kahvaltımı yaptım. Saat on otuz, Yeliz büroda olmalı. Tekrar aradım, telefon halen meşgul. Bu olamaz! Serapların evini aradım, cevap veren yok. Saat on bir, nihayet Emre çıktı telefona. “Serap nerede?” diye bağırdım. “Büroda içeride, Yeliz ile kapının önündeydik, kapıyı açmıyor, Yeliz de içeri giremiyor.” “Annen nerede?” “Yatıyor.” “Derhal Yeliz’in yanına git, çilingir çağırıp kapıyı açtırın! Ben hemen geliyorum.” Oraya gitmem bir saati buldu. Emre bana telefonda yeri tarif etmişti. İçeri girdim. Yeliz, baygın haldeki Serap’ı ayıltmaya çalışıyor. Serap’ı o halde görünce beynim zonkladı. Hemen kucağıma alarak aşağıda bir taksiye bindirdim. O sırada annesi bize doğru buyuruyordu. Bağırdım: “Hani yanına gitmiştiniz? Hani iyiydi? Hani arkadaşları yanındaydı? Bu kıza bir şey olursa sorumlusu sensin, anladın mı beni?” Birlikte taksiye bindi. Aldığı hapların boş kutularını da yanıma almıştım. En yakın hastaneye gittik. Serap halen baygın vaziyette, midesi yıkandı. Ambulansla başka bir hastanenin yoğun bakımına sevk edildi. İlk müdahaleler, kalp masajları yapıldı, oksijenler verildi, tahliller yapıldı, nemli gözlerle ve çaresizlik içinde oraya buraya koşuyor, dualar ediyorum. İlaç kutularına bakan doktor: “Ölmeye tam kararlıymış, çok ağır ilaçlar, hepsini yuttuysa bu zamana kadar ölmüş olması gerekirdi.” “Kurtulacak mı?” diye sordum. “Halen komada, yapabileceğimiz başka bir şey yok, yaşaması artık kendisine bağlı.” Başucunda oturduğum koma halindeki Serap’ın elini tutarak dualar ediyorum. Peygamberin ruhu için bu körpecik vücudu, halen bu dünyanın tadını, zevkini alamamış gencecik bu kızı bağışlasın diye dolu gözlerle Tanrı’ya dualar edip yalvarıyorum. Yine acil bakımda, Serap’ın yanındaki yatakta solunum cihazına bağlı yaşlı kadına baktım, o da bana bakıyordu. Aslında kendisinin teselliye ihtiyacı varken gözü nemli ve hiç tanımadığı bir adama cesaret verir gibi tebessüm ederek her iki gözünü kırptı. Bu arada Serap’ın annesi çoktan evine gitmişti. Sabah yaklaşırken sürekli saate bakıyor, bir an önce kadere boyun eğen masumiyetin kendine gelmesini bekliyorum. Saat üç otuz, tuttuğum eli kıpırdadı, sonra göz kapakları. Neredeyse sevincimden çığlık atacaktım. Başımı kaldırıp; “Tanrım! Sana şükürler olsun!” dedim. Öğleden sonra Hatice Hanım teşrif ettiler. “İnşallah sakat kalmaz, bir de sakat çocukla uğraşamam,” diyordu. Hiçbir şey umurunda değil veya bazı şeyleri anımsamakta güçlük çekiyor… “İstersen eve git biraz uyu, yarın erken gelirsin, ben sabaha kadar burada kalabilirim,” dediğinde eve gittim. Yorgunum; fakat uyuyamıyorum, aklım fikrim hastanede. Emre’yi merak edip evlerini aradım, telefona Hatice Hanım’ın çıkması beni şaşırttı. “Hani sen hastanede Serap’ın yanında kalacaktın?” “Yeni giysiler almaya geldim, şimdi bir daha gidemem, yoruldum, sabah erken giderim.” “Madem öyle, neden beni geri gönderdin? Halen neler olduğunun farkında değil misin? O kız tamamıyla kendine geldiğinde yanında bir yakınını göremezse neler düşünebileceğini tahmin edemiyor musun?” diyerek kızdım. Tekrar hastaneye gitmek üzere yola koyuldum. Halen yoğun bakım yatağındaki Serap kafasını sola devirmiş, içindeki boşluğa bakar gibiydi. Beni fark edince yorgun yüzündeki zoraki fakat içten gelen sevinci ifade eden bir tebessüm ile; “Annem nerede?” diye sordu. “O biraz yorulmuştu eve gitti, sana yeni giysiler alıp geri gelecek.” Önceki gece solunum cihazına bağlı yaşlı kadının yatağı boştu. Bir ara yoğun bakımdaki hemşirelere onu sorduğumda kurtarılamadığı cevabını aldım. İlerleyen saatlerde Serap gözleriyle annesini arıyor, ikide bir; “Annem gelmedi mi?” diye soruyordu. Annesinin kendisini umursamadığını ona söyleyemezdim. Saatler hızla ilerliyor, gece yarısına yaklaşıyor, yirmi üç otuz civarında Hatice Hanım geldi, beni görünce; “Sen geri mi geldin?” diye sordu. “Artık biraz annelik içgüdülerini kamçıla ve kızınla biraz olsun ilgilen, saatlerce seni sorup duruyor.” Annesini gören Serap sevindi. Hatice Hanım bu gece orada kalacaktı. Tekrar eve gitmek üzere hastaneden çıktım, caddedeyim, saat yirmi dört. Bu vakitte oturduğum semt istikametine gidecek bir vasıta bulamazdım, taksi parası çok tutar, hem o kadar param yok. Hangi yöne olduğunu bile düşünmeden, karar vermeden, karanlığın içine doğru yürümeye başladım. Bir saatten fazla yürüdükten sonra yönümü Taksim’e çevirdim. Oraya kadar da yürüyebilir ve oradan sabahın ilk otobüsüyle eve gidebilirdim. Bir zamanlar dağlarda tepelerde, kar ve tipi altında, karların üzerinde sekiz dokuz saat yürüyen kimse bu yaz günü düzgün caddelerde birkaç saat daha yürüyebilirdi. Saat üçü geçiyor, Taksim’deyim. Barların kimi kapanmış kimi kapanmak üzere. Bu saate bir tek bira içecek yer bulamadım. Etraf halen kalabalık, bir kafeteryaya girerek kahve ısmarladım. Cadde ve sokaklar eğlence yerlerinden çıkıp evlerine giden guruplarla, çiftlerle dolu. Kimileri yalnız başına sağa sola yalpalayarak yürüyor, çoğu neşeli, azı hüzünlü. Serap halen hastanede, aradan geçen beş gün tamamıyla iyileşmesine yetmedi, yarın taburcu olacak. Akşam vakti evdeyim, Serap’ın o gece yazdığı ve Yeliz’in bana bugün verdiği, sonlara doğru okunamayacak durumda olan altı sayfalık notlarını okumaya başladım: “...Bu hayat bana göre değil, hem de hiç değil, ölmek istiyorum, hem de çok istiyorum. Bu hayat canımı çok acıtıyor, gülmekten çok ağlıyorum... Yalnızlık bana korku ve acı veriyor, şu an yapayalnızım, o evde yatıyor olabilir, ama beni yanından yollamak için yaptıklarını hiç unutmayacağım. Onu hiç anlayamıyorum, bana neden böyle davranıyor ki? Ona ihtiyacım olduğunu bildiği halde neden bana acı çektiriyor? Ne kadar kötü bir durumda olduğumu bile bile bana bu şekilde davranıyor olmasını bilmek! İşte bu en büyük acı... Elbet bir gün başaracağım, kurtulacağım, hem de sonuna dek kurtulacağım... O beni umursamıyor ve bana kötü davranıyor... Anne! Ne güzel, ne kadar anlamlı bir kelime; ama kıymetini bilene. Seni seviyorum anne! Bunu her ne kadar sana belli etmediysem de öyle. Sen benim bir tanecik annemdin. Seni her zaman sevdim, beni evden kovduğun zamanlar bile… Şuna eminim ki sen de en az seni sevdiğim kadar beni sevdin ve sana kızamıyorum; çünkü senin bir suçun olmadığını düşünüyorum. Yaşadıkların, çektiğin acılar ve bu hayat her şeyin tek suçlusu... Ama sana kırgınım, beni hiç anlamadın, beni anlamaya da çalışmadın, sen işin kolayını seçtin; beni evden kovdun. Seni seviyorum anne ve beni affet. Ama inan bana, öbür dünyada buradakinden daha çok mutlu olacağım... Keşke beni bu dünyaya getirmeseydin. Ama bugün Allah’ın izniyle kurtulacağım... Son pişmanlık fayda etmiyor anne!.. Seni seviyorum, hem de tahmin edemeyeceğin kadar... Şu an kendimi çok kötü hissediyorum... Senden son isteğim: Emre’ye iyi bak, o da seni üzmesin...” Dokuz gündür kendimi toparlamaya çalışıyorum. Geçen haftaların olayları ve stresi beni bayağı etkilemiş ve yormuştu. Hafif bir kahvaltının ardından detaylarıyla |


