|
-10-
yeğenim Gülay da kanser olmuştu, iyileşti,” diyorum... (23.03.2002).» Geceden beri annem sıkça tuvalete gidiyor, ikide bir inliyor, öğlene doğru mantosunu giyinerek dışarı çıkmaya hazırlanırken; “Polise gidiyorum, seni şikâyet edeceğim, beni zehirledin,” dedi. “Hadi git! Polisleri evde bekliyorum.” Eminim; annem beni defalarca zehirledi ve halen üfürükçüsünün suyuna baktırıp benim evleneceğimi sanıyor, evlenmeyeyim diye benim ölmeme bile razı. Anlaşılan bu sefer benim için hazırladığı yiyeceği kazara kendi yedi ve karnı ağrımaya başladı. İki saat sonra geri geldi. “Ne oldu? Polisleri getirmemişsin?” diye sordum. “Yarın gideceğim.” “Benim için hazırladığın yemeği yanlışlıkla sen yedin değil mi?” “Sen yemeğime bir şey katıp beni zehirledin,” diyor halen. “Biz küçükken okula giden kızlarından neden sana tebeşir getirmelerini istiyordun?” “Ne tebeşiri?” “Hani şu kızlarına okuldan getirtip babamın yemeğine kattığın tebeşir tozları, “bu adam benden habersiz kadına gidiyor” diyerek babamı hasta ettiğin tebeşirler… Ne çabuk unuttun bunları? Anne sen çok kötüsün, çocuğunu bile öldürebilecek kadar kötü bir kadınsın sen.” Ben ilkokula giderken ortaokula giden ablalarıma böyle tebeşirler getirttiğinde buna bir anlam veremiyordum, ta ki ben de ortaokula gidene kadar. Okulda arkadaşın biri; “yazılılardan kaçmak için hasta olmak istiyorsan tebeşir tozu yut, ateşin yükselir, hasta raporu alırsın” demişti. Ancak o zaman annemin tebeşirleri ne için kullandığını anlamıştım. Yaz günü neden aniden tir tir titreyerek yatağa gireyim ki! Neden sıkça başım dönüyor ve karnım ağrıyordu? Üfürükçüsü ona benden için birkaç reçete daha vermiş olmalı. Ne yapmalıyım? Şikâyet edecek bir yer de yok… Etsem bile bana mı inanacaklar ona mı? Bana; “bir anne çocuğunun kötü olmasını istemez” demeyecekler mi? Ya annemin sıkça; “bir şeyler yap ta hapse gir” demesi! Ne istiyor benden? Çay, şeker ve içtiğim su dahil, tüm yiyeceğimi odamda saklamaya başladım. Geceleri beni koruyan her kimse, gündüzleri nerede acaba! «...Büyük, açık renkli, bej renginde uzun bir yılan, önce kendir ipi zannediyorum, hareket edip kobra gibi kalkarak ıslık çalıyor, bana saldırıyor, beni ısırmaması için kafasını tutmaya çalışıyorum, bu esnada elimi ısırıyor, iki diş izi var, elim kanıyor, sonra yılanın başını kopartıp öldürüyorum, kendimi zehirlenmiş hissediyorum. Beni ve panzehir olur diye ölü yılanı hastaneye götürüyorlar. Biri bana; “zehirlenmemen için suyuna ve yiyeceğine ilaç damlattım, şimdi nasılsın?” diyor. “Daha iyiyim,” diyorum... (30.04.2002).» Bu akşamdan itibaren beş gün boyunca odama kapanıp başka birinin iyiliği ve sağlıklı olması için Salât-ı Tefriciyye duasını okuyacağım. Saat yirmide okumaya başladım ve gece gündüz dört bin dört yüz kırk dört defa okuyacağım. Mayısın beşi, saat yirmi, niyetimi yerine getirdim. Bugün, yedi gün önce kümeleşmeye başlayan beş gezegenin birbirine iyice yaklaştığı, kümeleştiği bir gün. Bu kümeleşme yedi gün sonra çözülecek. Yeni bir yaz mevsimi kapıda. Bu yaz ayını da diğerleri gibi evde kapalı bir şekilde geçireceğimi sanıyorum, şayet bir mucize olmazsa… Belki arada bir olta atar, şansım varsa bir iki balık tutarım. Geceleri açık gökyüzüne bakar, şansım varsa bir kuyruklu yıldız görür ve dilek tutarım. “İftira öldürür” diye bir şey hatırlar gibiyim.1) Bunu ak kâğıt üzerinde kırmızı kalemle akrabalarıma izah edemiyorum, belki aynı kalemle kara kâğıt üzerinde anlarlar: «...Namaz kılıyorum, terlik ve çorabımı görüyorum, çorabımın ucu delik. Ablam Nazan’a telefon açıp; “bana iftira atmayın!” diyorum... (15.05.2002).» Bir hafta önce uygun taksitle yeni bir bilgisayar alıp yabancı dilden çeviriler yapmaya, az da olsa para kazanmaya başladım. Birkaç ay sonra daha fazla müşteri bulur, daha fazla kazanabilirim, tabii şansım yaver giderse… O şans belki de benim zamanımın içinde değil, ötesinde, erişemeyeceğim bir yerde. Bu gecenin bilmecesi, düzmecenin düzencesi: «...Mutfaktan çıkıp annemin odasının kapısına doğru bakıyor ve o tarafa doğru tükürüyorum. O an görmediğim herhangi biri yüzüme okkalı bir tokat atıyor, sarsılıyorum, kafamda bir şeyler hissettim, o darbeyi hissettim ve kafamda şimşekler çakıyor...» Bağırarak uyandım, derinlerden yüzeye çıktığımda derinden bir nefes aldım. O darbeyi kafamda halen hissediyorum. Birileri bana; “ne de olsa annen, tüküremezsin!” der gibime geldi. Korku ve ağrı dindiğinde tekrar dalmışım. Gecelerin hekimleri daha değişik metotlar uyguluyor, sürekli gece nöbeti onları yoruyor olmalı: «...Bir kadın, doktora hamile olduğunu söylüyor. Doktor onu muayene ediyor, cinsel organından elini sokarak tüm bağırsaklarını, iç organlarını dışarı çıkartıyor, kadına; “bak, görüyor musun?” diyor, ardından; “iyice baktım, hiç bebek bulamadım, hamile değilsin!” diye ilave ediyor… (16.05.2002).» Annemin derdi hâlâ kadınlar ve dışarı çıkmamı hiç istemiyor. Çok sıkılıyorum, dayanamıyorum. Bu sebeple saçlarımı önce makasla kesip ardından kafamı tıraş ettim. Artık her sakal tıraşı olduğumda kafayı da kazıyacağım, böylelikle annemin sesi biraz olsun kesilir, “bu kafa ile kadına gidemez” diye düşünür, hayatından memnun olur. Sarsıntılı gecelerin bittiğini düşünürken bir yenisi etrafımı çalkaladı: «...Annem ve ben evdeyiz, hafif bir yer sarsıntısı oluyor, “bu öncü deprem, birazdan büyük bir deprem olacak, dışarı!” diyorum. Dışarı çıkıyoruz, annem alçak yerlere, deniz kenarına doğru gidiyor, ona; “hayır, deniz kenarı çökebilir, yukarı git!” diyorum. Deprem oluyor, bir sürü bina yıkılıyor, yan yatıyor, bazı yerlerde binalar çok derinlere çökmüş, yer yarılmış, yarıklar uçurum gibi derin, bazı binalar heyelan ile yıkılıyor, çok heyelan var, adaların denize çöktüğü, deniz içinde kaybolduğu söyleniyor... (17.06.2002).» On üç ay içinde, en geç seneye on yedi Temmuza kadar yıkıcı bir deprem mi olacak? Deniz veya göl olan bir yerde… Rüyamda ben dışarıda ve hava da aydınlık olduğuna göre depremden etkilenmeyeceğim, yani deprem benim bulunmadığım bir yerde ve gündüz olacak. Bu zamana kadar gördüğüm deprem rüyalarının ifadesi böyle çıktı. Sadece bir deprem rüyasında2) kendimi evde yatakta gördüm ve rüyalardan bir sene kadar sonra, diğeri3) gündüz olmak üzere iki depremden etkilendim. Yirmi bir Haziran Cuma, ne ABD Başkonsolosluğundan ne de Türk yetkililerinden bir haber, bir teşekkür dahi gelmeyince bugün Ankara’ya Cumhurbaşkanlığına ve ABD Başkanına gönderilmek üzere Büyükelçiliğe posta ile birer mektup gönderdim. İki veya üç gün içinde mektuplarım yerine varır, neticesi de haberlerde belli olur. Bugünlerde Firuze’nin mektubu gelmiş olmalı. O, Başkanlara, Bakanlara benzemiyor, mektuplarımı bekletmeden cevaplıyor. Postaneye giderek posta kutusuna baktım, gelmiş. Her zamanki parkta okumaya başladım: “...Bir yaz daha geldi; halen yoksun. Artık erteleyeceğimiz zaman kalmadı. Beni kollarının arasına aldığında, benimle sevişince yanaklarımın nasıl kızardığını görmek istemez misin? Seni istiyorum, senin kadının olmak istiyorum, hem de en kısa sürede, geceleri boş yatağını doldurmak, hayatına neşe ve renk katmak istiyorum... Durumunun iyi olmadığını, sıkıntıda olduğunu yazıyorsun. Enerjini sıradan olaylara harcama; sen bana lazımsın, hem de çok lazımsın, tüm enerjini bana sakla... Beraberinde bir kırmızı gül getir, yoksa kıyameti koparırım...” Yutkundum. Değil söyleyecek veya yazacak, düşünecek bir şey bile bilemiyorum, kafam bomboş. Alacak davalarından en azından biri sonuçlansaydı değil bir, bin kırmızı gül alırdım ona. Onu fazla oyalamamalıyım. Bazı gizli şeyleri karanlık geceler aydınlatıyor: «...Yeri, toprağı el ve kürek ile açıp boru döşüyorum, Bay Mayer de orada... (24.06.2002).» Bugün Firuze’nin mektubunu cevaplayıp postaya verdim: “Canım, ...Mektupların bile bana güç veriyor. Onların yarattığı enerjinin hepsini yanında olduğumda senin için harcayacağım, harcadıkça senden alacağım güç bende iç akımlar üretip yeni enerjiler sağlayacak, ehliyetin varsa belki bilirsin; dinamonun çevirdiği çarkın zincirinin, dinamoyu tekrar doldurması gibi bir şey... Her şeyde bir aksilik var. Galiba seni oyalıyorum. Senin gibi bir dilberin oyalanmaya gelmeyeceğini de biliyorum. Nasıl yazacağımı tam olarak bilemiyorum: Belki de beni beklememen en doğrusu.” Henüz yeni aldığım bilgisayar arızalandı ve kontrole götürdüm. Geri geldiğimde Firuze telefonla aradı. Telefonlarım dinleniyor, birkaç zamandır bundan şüphe ediyordum, şimdi eminim; bir paralel bağlantı var. Aradaki üçüncü biri telefonu kapatırken anladım bunu. Firuze ile konuşunca annem paralelde sandım, kapıyı açıp baktığımda onun olamayacağını anladım, o banyodaydı. İşte bu hiçte iyi olmadı, bana teşekkür bile etmeyenler telefonumla uğraşıyor. Sayemde tasarruf edilen milyarlarca doların karşılığı bir ihanet… |
|
ORG ve Tora Bora—4. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
|



