|
-9-
Hatice Hanım: “Halen mahkemelerden bir netice yok değil mi?” “Hayır yok, yol parası bulamadığımdan bazı duruşmalara gidemedim bile.” Serap: “Sen telefon açtıktan sonra anneme geleceğini söyledim, sana bir sürprizi var.” “Neymiş o?” Hatice Hanım Serap’a yöneldi: “Söyleme kız! Bu gece burada kalırsa söylersin.” Serap: “Merak etme anne, burada kalacak, bir yere göndermem onu.” Artık meraklanmaya başladım. “Söyleyin bakalım, neymiş bu sürpriz!” Emre: “Önce burada kalacağına söz ver.” “Biliyorsunuz, eve gitmezsem annem yarın beni eve almaz.” Biraz düşünüp; “Tamam… Kalıyorum,” dedim. Serap odasına girip elinde bir şişeyle geri geldi. “İşte bu!” Açılmamış, dolu bir kırmızı şarap şişesi. Güldüm. “Sürprizlerin en güzeli…” Hatice Hanım: “Parasız olduğunu, artık bir kırmızı şarap bile alamayacağını biliyoruz, senin için bir değişiklik olsun istedik.” Sadece şarap değil, onların bana karşı olan ilgisi bile bende bir değişiklik yarattı. Ertesi gün Seraplardan ayrılıp eve geldiğimde kapıyı açmak için anahtarımı çıkardım, anahtar bir türlü kilide girmiyor. Annem içeriden kilitleyip anahtarını üzerinde bırakmış. Zile bastım, açmadı. Kapıya vurdum, yine açmadı. Tahmin etmiştim; sigara almaya bile dışarı çıkarken kadına gittiğimi düşünen annem kim bilir şimdi neler düşünüyordur. Onun kapıyı açmayacağına kanaat getirip merdiven boşluğundan çatıya açılan pencereye tırmanmaya başladım, oldukça zor bir iş. Nihayet çatıya çıktım, kiremitlerin üzerinden yürüyerek odamın açıldığı balkona atladım. Odamın kapısının anahtarı aynı anda balkon kapısının anahtarıydı, açıp içeri girdim, ardından annemin yanına. “Kapıyı neden açmadın?” diye sordum. “Bu gece nerede kaldıysan git orada yat, bir daha evime gelme.” “Sen de koca arıyorsan git başkasını bul, ben senin oğlunum, anladın mı beni?” diye bağırarak kapısının anahtarını alıp onu odasında iki saat kadar kilitli tuttum. Sinirimden her yerim titriyor. Tarih: 20.02.2002. Bugün saat 20:02 de palindrom, yani zaman simetrisi. Bir diğeri yüz on sene sonra 21.12.2112 tarihinde saat 21:12 de. Dilek tutmak için o günü beklemektense bugünü tercih ettim. Askerler merasimde. Ya sonra!.. «...Birkaç kişi dağlık bir yerden gidiyoruz, nehirlerden yüzerek geçiyoruz, kayalıklara tırmanıyoruz, belli bir yol hattı yok. Bir ordu, sanki benim ordummuş gibi, binlerce asker merasimde... (23.02.2002).» Bugün Kurban Bayramının ikinci günü, geçen diğer bayramlardan farkı yok. En güzelleri çocukluk günlerinde geçirdiğim bayramlardı. Bir de lisede iken:
Senelerden 1971, Ocak ayının sonu ve lise son sınıftayım, iki haftalık sömestri tatiline birkaç gün var. Kış mevsimine nazaran güzel ve güneşli bir günde okula geç kalacağım diye acele ediyordum. Okula geldiğimde tüm sınıf arkadaşlarımın okulun önünde toplanmış olduğunu gördüm. “Hayrola! Neler oluyor böyle?” “Bugün tüm sınıf okulu asıyoruz.” “Neden?” “Bu güzel günü birlikte dışarıda değerlendirmek istiyoruz,” dedi sınıf başkanı. “Galiba şimdi tamamız, sadece bir kişi eksik; Enver. O nerede?” diye devam etti. “Sınıfta kaldı, birlikte gelmek istemedi,” dedi arkalardan biri. “O halde tek sıra halinde: Marş marş! İstikamet Gençlik Parkı…” Sınıf başkanı en önde, bizler tek sıra halinde yürüyor, okuldan uzaklarda hep bir ağızdan marşlar söyleyerek ilerliyoruz. Otuz kişi tek sıra halinde caddelerden karşıya geçmeden önce başkanımız önlem olarak trafiği durduruyordu. Koca park, kaçamak yapan tek tük sevgililerden başka sabahın erken saatlerinde sadece bizleri ağırlıyor. Uzun bir gezintiyi parktaki nikâh salonunun önünde noktalamıştık. İçeriye bakıp geri gelen sınıf başkanı: “Arkadaşlar! Genç bir çiftin nikâhı kıyılıyor, fazla refakatçileri yok. Gelin hep birlikte onları kutlayalım.” Tek sıra halinde nikâh dairesine girmiş, nikâh defterinin imzalanmasının ardından sırayı bozmadan evlenenleri tebrik etmiştik. Ertesi gün okulda ve sınıftayız. İlk derse okul müdürü gelmişti, yazı tahtasının önünde sağa sola gidip duruyor, ağzından neler çıkacağını merak ediyorduk. Nihayet; “Dün neredeydiniz?” diye yüksek sesle sordu. Ses yok, cevap yok… Bu kez yumuşak bir üslupla: “Tekrar ediyorum; dün neredeydiniz?” Çıt yok. “Sınıf başkanı ayağa kalk ve sorumu sen cevapla?” “Gençlik Parkı’na gittik hocam.” “Buna kim karar verdi?” “Hep birlikte kararlaştırdık.” “O halde hep birlikte cezalandırılacaksınız, okuldan uzaklaştırılacaksınız,” diyen müdürümüz sınıftan ayrılmıştı. Sınıfta bir tedirginlik başlamış, ailelerine haber verileceği korkusuyla ağlamaya başlayan bazı kız arkadaşları sınıf başkanı sakin olmaya çağırıyordu. Bir gün sonra toplanan okul disiplin kurulu tüm sınıfa bir hafta okuldan uzaklaştırma cezası vermişti. Cezanın birkaç gün içinde başlayacak iki haftalık sömestri tatilinin ardından uygulanacak olması en çok bana, aynı kasaban arkadaşlarım olan Cemil ve Turan’a yarıyordu. Onları yanıma çağırdım. “Arkadaşlar! Bize tam bir ay tatil var, birlikte kasabaya gideriz.” Turan: “Ne bir ayı? Üç hafta ediyor.” “Üç hafta sonra Kurban Bayramı tatili var, buna ne dersin?” “Hurra!..” diye havaya zıplayan Turan’a herkes; “buna da ne oluyor!” dercesine bakıyordu. Kurban Bayramını da kasabada ailemizin yanında geçirmiş, bir aylık tatil bize bayağı yaramıştı, tekrar okuldayız. Sınıf başkanı: “Arkadaşlar, sınıftan üç kişi Milli Eğitim Bakanlığına gittik, aldığımız disiplin cezasından bahsederek okul idaresi için bir yazı aldık. Sizlere sevinçli bir haberimiz var.” Herkes meraklandı, sonucu bekliyoruz. “Bir okul idaresi tüm sınıfı cezalandıramaz, disiplin cezası affedildi.” “Hurra!..”
Bu gece olmayan küçük kardeşimle tanışıyorum: «...Sarışın, küçük bir erkek çocuğu, dört yaşlarında, bana; “bu senin kardeşin,” diyorlar. Kucağıma alıp seviyorum... (13.03.2002).» Bebek rüyaları.1) İlkini dört sene önce görmüşüm, şimdiki dört yaşında bir çocuk ve benim kardeşim. Evde, annemin yanında, ablamın yanında, benim kucağımda, çalınan bir bebek, alnı delik ölü bir bebek, öbür dünyada bir bebek, organları için öldürülmüş, bebekliğini yaşamamış ve sevilmek için geri gelen bir bebek, yeni doğan bir bebek, ruhunu serbest bıraktığım bir bebek… Çocukken işittiğim, ben henüz birkaç yaşındayken annemin düşürdüğü söylenilen bir bebek… Bunlar da ne böyle! Umarım yakında bu hastalığa da bir çare bulunur: «...Genç bir bayan, kanser olmuş, kan gurubunu soruyorum ve “korkma iyileşeceksin, kendine bakman lazım, |
|
ORG ve Tora Bora—4. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |


|
1) 01.05.1998 tarihli rüya: «...Doğduğum evdeyim. Evde annem ve bir de bebek var. Kapı vuruluyor. Annem kapıyı dışarıdan açmak için evin arka kapısından çıkıp etrafını dolanıyor, bu arada ben kucağımdaki bebek ile kapıya doğru gidiyor, elimdeki anahtar ile kapıyı içeriden açıyorum...» 17.06.1998 tarihli rüya: «...Evde iki bebek var, soba harıl harıl yanıyor. Bebeklerden biri; “bir somun ve iki cıvata,” diyor...» 11.09.1998 tarihli rüya: «...Plastik oyuncaklar ve bebekler. Ayrıca Amerikan yerlisi Kızılderili biri erkek diğeri kadın iki plastik oyuncak, yerdeler, ikisi de yere düşmüş...» 13.10.1998 tarihli rüya: «...Doğduğum kasabada bir konser. Orada bir kadın ve yanında küçük sarışın, mavi gözlü bir çocuk, bir bebek. “Benim çocuk çalınmış, kadın çocuğumu çalmış,” diyorum...» 22.12.1999 tarihli rüya: «...Akşam evdeyim, lambalar sönüyor, dolapta eldiven arıyorum. Işıklar geliyor, eldiven yerine elime çorap almışım, müzik sesi geliyor. Evde bir bebek, yatağımı görüyorum, boş ve temiz. Dut yiyorum...» 31.12.1999 tarihli rüya: «...Nazan, ben ve kucağımda bir bebek, bebeğin alnında bir delik var, ölmüş ve vücudu fena kokuyor. Askerler yanıma geliyor ve; “bebek sağ, ölmedi, ölü olan kukla,” diyorlar...» 05.05.2000 tarihli rüya: «...Bir işyeri, üç kız çalışıyor. Orada bir de yatak var, yatağın üzerindeki leğen içinde bir bebek uyuyor, onlara; “bebeği yatağa alın!” diyorum...» 17.06.2000 tarihli rüya: «...Kendi ruhum, uçuyor, daha doğrusu uçuyorum, ruhum uçuyor. Uçarken başka ruhlara rastlıyorum. Yeğenim İlker, küçük, ölmüş, onu öbür dünyadan alıp geri geliyorum. Ayrıca bir bebek görüyorum...» 01.03.2001 tarihli rüya: «...Kucağımda bir bebek ile uçuyorum, sırtıma bağlı küçük bir motor sayesinde uçuyorum...» 07.07.2001 tarihli rüya: «...Annemin kucağında bir bebek...» 27.07.2001 tarihli rüya: «...Küçük, çıplak bir bebek, öpüyorum ve üstünü örtüyorum...» 19.08.2001 tarihli rüya: «...Bir kadın ve bebeği, doktor bebeğin organlarını başka bir bebek için çıkartıyor, galiba ablam Nazan’ın bebeği için. Organları çıkartılan bebek ölüyor ve gömüldükten sonra mezardan çıkmış, ben yatakta yatarken yanıma geliyor, bebekliğini yaşamamış ve sevilmek istiyor, bana; “bebekliğimi yaşamadan beni öldürdüler,” diyor. Ablam bir evde, yanında bir sürü kırık cam parçaları ve kırılmış cam şişeler var. Ağabeyim Mete ile arabada gidiyoruz, ona; “bebek ablamın yanına gidecek, gider ve ona görünürse ablam ruhi bunalım geçirir, çıldırır, gidip bir bakalım,” diyorum...» 30.09.2001 tarihli rüya: «...Bir kadın ve bebeği. Kadın Bir binanın merdiven boşluğunda bebeğini kaybediyor. Bir ara bana doğru gelen bebek bana sarılıyor, sanki benim çocuğummuş. Sonra annesini buluyoruz. Çocuk halen bana gelmek istiyor. Kadın evliymiş; fakat başka bir adamla sarmaş dolaş. O an kadının kocası geliyor, çok saf bir görünüşü var, burnu da kocaman ve çengel. Kadın yanındaki adamı kocasına tanıtıyor. Kocası onlara; “ben de aranızda bir şey var sanmış ve sinirlenmiştim,” o adama dönerek; “fakat adet yerini bulsun, seni havaya kaldırıp, yere bırakayım,” diyor, adamı belinden kavrayarak kaldırıp bırakırken onu yenmiş olmanın mutluluğunu yaşıyor...» 02.11.2001 tarihli rüya: «...Ablam Nazan bir bebeği yatağı ile birlikte sırtında taşıyor, yatak büyük, ona; “bebeği düşürürsün, dikkat et!” diyorum...» 09.12.2001 tarihli rüya: «...Sanki bir kahramanım, yanımda birkaç kahraman daha var, adlarımız Çelik Bilek, Demir Bilek gibi. Bir konuda kötülere karşı kahramanca dövüşüyoruz, hiç engel tanımıyorum... Yolda yürürken biri, bir bebeğin dünyaya geldiğini bana müjdeliyor. Müjde olarak ona yemek ısmarlayacağım. Bebeği görmeye gideceğiz; lakin hava yağmurlu. Yanımızda bir akraba ve dört çocuk var, benim evde kalacaklar. Babam da yanımda, göbeği açık, belinde bir kazma takılı...» 22.12.2001 tarihli rüya: «...Küçük bir çocuğun sesine, çağrısına ruhlar eko gibi cevap veriyor; siluetleri beyaz çarşafa bürünmüşler gibi hafifçe belli olmaya, görünmeye başlıyor. Duvarda büyük bir resim tablosu; bir çocuk ve arkasında bir kadın. Çocuk kadının önünde, kucağında, çocuğun resmini elimle siliyorum, ardından tablodaki kadın hafifçe gülümsüyor, yüzünde bir tebessüm beliriyor. “İşte çocuğun ruhu serbest kaldı, şimdi gidebilir, bir daha buralarda görünmez,” diyorum...» 07.01.2002 tarihli rüya: «...Güzel bir bebek, tanıdığım genç bir bayan; “biz de böyle bir bebek yapalım mı?” diye soruyor...» |