|
-8-
bölüğünün yüzünden gayet memnundu, ta ki bir köylü kızına laf atan bir tek yüzsüzün yüzünden köyden erzak temini kesilene kadar. Kızın babası kışlaya şikâyette bulunduğundan köy bakkallarının yakınlarına da nöbetçiler dikilmişti. Artık ormanda aç-susuz kalan yüzler bu yüzden bu yüzsüze çok öfkeliydi. Kimi; “şunun dilini kesip kızartıp yiyelim,” kimi de; “uçkurunu çıkartıp onunla şeyinden ağaca bağlayarak arkasını güneşte kızartalım” diyordu. Her gün ormana dalmak bazılarına olduğu gibi bana da nasip olmuyordu. Bir eğitim molasında yakındaki ağaca çıkıp iki dal arasında yaslanarak serinlemeye çalışırken bölük astsubayı bir gurup ile ağacın gölgesini tercih etmişti. Astsubay bir sağa bir sola bakınıp: “Şuraya bakın… Beş yüz kişilik bölüğün olsa olsa en fazla iki yüzü burada, diğerleri yok. Nerelerde saklanıyorsunuz Allah aşkına?” Yanındaki: “Onu söyleyemeyiz komutanım, bu bir askeri sırdır.” Tepeden daldım. “Bizler avcı erleriyiz komutanım, saklanmasını iyi biliriz.” Astsubay arkasına baktı. “Bu ses de nereden geliyor?” Yanındaki beni işaret etti, astsubay başını kaldırdı. “Adama bak! Tepeme çıkmışta haberim yok…” Yanındaki çavuşa: “Bundan böyle kaçakları ararken göğe de bakın, gökte bulduğunuzu yere indirin.” Gülüştük. Konular gittikçe çoğalıyor, çoğaldıkça genişliyordu. Meraklının biri komutana sordu. “Komutanım, farz edelim yakında bir savaş çıktı… Bizleri de savaşa gönderirler mi?” Kaşını çatıp dudağını büken astsubay: “Disiplinsiz askerlerle savaşa mı gidilir?” Düelloya katıldım: “İyi ya komutanım, bizler düşman ordusunun içine sızar, onların disiplinini bozarız.” O haklıydı, ben de haklıydım. Savaş anında mutlaka bir şeyler yapmamız gerekirdi. Aksilik bu ya! Yakında sancak devir töreni yapılacak… Tören günü genç disiplinli erlerin dağıtım gününe denk geliyor ve kışlada sadece bedelliler bölüğü kalıyor, bu durum komutanları düşündürüyordu. Disiplinsiz askerlerle tören mi olur? Töreni avamdan valiye kadar çok kimse izleyecek, hatta ordudan yüksek rütbeli bazı komutanlar da… Törenden sonra izleyiciler “bu askerler mi bizi koruyacak!” demez mi? Bölüğümüze yaptırılan tören hazırlıkları, talimleri birer kargaşa… “Tüfek omza!” komutunda kimi tüfeğin namlusu çenelere çarpıyor, “Marş!” komutu verilirken öndekinin ayağı arkadakine dolanıyor veya arkadaki öndekinin topuğunu örtbas ediyordu. Astsubaylar subayları daha da endişelendiriyor: “Ne yapacağız komutanım, bunlarla tören olmaz! Bizi yerin dibine gömer bu askerler…” Diğeri: “Ne olursa olsun mecburuz… Kötünün iyisini yapmaya çalışalım.” Tören günü gelip çatmıştı. Bu askerlerin arasında ben de kötü olacağım diye kalbim çarpıyor… Tören esnasında yüzlerce disiplinsiz asker tek vücut olmuş, her bir komutta tek bir hareketin sesi, yüzlerce adımın çıkardığı bir tek gümbürtü dalga dalga yayılıyordu. Resmigeçitte tribündekiler alkış için ayaklanmış, kışla buna çok şaşırmıştı.
Savaşların en büyüğü belki de kapıda: «...Kum ve toprak içine gizlenmiş bir uzay aracı. İçine giriyorum, içinde uzaylılar var. Onlara ve bizimkilere; “birbirinizi vurmayın,” diyorum. Uzay aracının içindeki tuvaletler ve odalar kirli. Bir robot, makine gibi bir şey, onun üzerine oturup duvarlara bile tırmanabiliyorum. Bazı parçaları birbirine monte ediyorum... (20.01.2002).» Bunlar gerçekten gelecek mi?1) Biriyle konuşmalıyım; fakat kiminle!.. Çalkantılı bu dört duvar arasında sadece dümensiz bir hayalperest ve etrafında yalpalayan bir de hayalet var. “Bora!” diye seslendim nihayet yalpağa. “Evet, ne var?” “Bunlar geliyor!” “Onlar da kim?” “Uzaylılar. Belki de bizim zamanın çok gerisinde yola çıktılar, büyük bir hızla yoldalar ve yakında buradalar.” “İyi… Gelsinler… Bando ile karşılarız.” “Yolda ilerleyen biz olabiliriz, ışık hızına yakın bir hızla genişleyen evrenin içindeki bizler, içinde bulunduğumuz bu hıza ayak uydurmuş olan bizler. Bu hızın farkına varmadan yine aynı evrende sabit bir şekilde bekleyen onlara doğru yaklaşıyoruz .” “Saçmalamaya başladın!” “Evrende büyük bir hızla ilerleyen her yıldız yine aynı hızla, müthiş bir hızla kendi ekseni etrafında dönüyor ve biz bunun farkında değiliz.” “Neden farkında olmayacakmışız?” “Bazen bunun farkında olduğunda yere düşüyorsun.” “Ne zaman?” “Başın döndüğünde. Başım döndüğünde düşmemek için bir yere tutunuyorum veya yere düşüyorum. Nedeni, bu müthiş hıza o anki vücut mekanizması ayak uyduramadığından olamaz mı?” “Onu bilmem, bir bilene sor.” “Kendi ekseni etrafında yavaş dönen bir yıldızın kütle çekimi ve yoğunluğu az, hızlı dönen yıldızınki daha fazla, ışık hızına geldiğinde Güneş gibi parlıyor, o hızı geçince büzülüyor, kendi kendini sıkıyor, büzüldükçe çekimi daha da artıyor, etrafındakileri kendine çekip birlikte sıkıştırıyor, parlaklığı kayboluyor ve artık görünmüyor. Güneş’ten çok büyük bir yıldız, aynı ağırlıkta fakat Ay’dan çok daha küçük, hatta dağ büyüklüğünde bir kara delik oluyor, ardından olağanüstü bir basınçla tekrar patlıyor...” “Sen de kendi sıkıntılarından büzülüp patlayacaksın galiba… Hatta işin suyunu bile çıkardın, fazla sıkıştırılan elma gibi.” “Demek istediğim şu; evrende bir defa değil çok defa büyük patlama olabilir ve ortaya yeniden yıldızlar çıkar. Yani bir evren doğuyor, ölüyor, tekrar doğuyor. Bu halde, bir sonun iki başlangıcı olur.” Bora, “neler oluyor buna!” der gibisinden boşlukta yalpalarken anlatmaya devam ediyorum: “Belki de bir uzay gemisi yapmalıyım, şöyle boşlukta sabit olarak kalabilecek uyumlu bir metal veya maddeden. Ben de boşlukta bir yerde sabit olarak bekler, yanımdan hızla gelip geçen milyonlarca yıldızlardan elbette ki birini beğenir veya Dünya’ya benzer birine rastlarım. Yoğunluğu Dünya’nınkine eşit dört elementli bir yıldız, beşincisi ben, sadece bana ait yeni ve boş bir yıldız. Yanıma birini daha almak isterim, örneğin; güzel bir bayan, aksi halde yalnız başıma sıkılabilirim.” “Ben de gelirim.” “Tamam! Sen de uzay gemisini idare edersin.” “Nedenmiş o? Sen uzay gemisini idare edersin, ben bayan ile ilgilenirim.” “En iyisi burada kal… Şayet Samanyolu içinde kalır ve iyi bir yıldız bulamazsak, bu zamana göre iki yüz yirmi beş milyon sene sonra yine Dünya’dayız. Orada geçen iki gün, Dünya’daki on üç sene misali.2) Veya uzay boşluğundaki o müthiş hızın yarattığı manyetik fırtınaya karşıt fırtına yaratan bir gemiyle zamanın ötesine geçeriz, bizim zamanımız ötesindeki diğer zamana.3) Rüyalarım; gerçek sandığım bu hayattaki boşlukları dolduran ikinci hayatım, kimi zaman korkularıma korku katarak, kimi zaman bu geceki gibi korkularımın tesellisi olarak: «...Atatürk’ü görüyorum. Amerikalı politikacılar üzerine bir şeyler söylüyor, bazı şeylere sitem ediyor... (21.01.2002).» Hatırladığım kadarıyla Atatürk’ü ilk kez rüyamda görüyorum. Bir aya yakın zaman geçti, günlerden on dokuz Şubat Salı. Günlerim hep aynı, gecelerimin kimi kâbuslu, kimi renkli geçti. Öğleden sonra Serap’a telefon açıp yanına gittim. Konuştuğum, daha doğrusu yüz yüze rahatlıkla sohbet edebildiğim tek insan. Uzun bir süre görüşmemiştik. “Annenin yüzünden bizler sana gelemiyoruz, sen neden arada bir bize uğramıyorsun?” diye sordu Serap. “Buraya gelebilmek için bugünkü yol parasını bile zor denkleştirebildim.” |
|
ORG ve Tora Bora—4. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
|




