|
-6-
bir akraba ve dört çocuk var, benim evde kalacaklar. Babam da yanımda, göbeği açık, belinde bir kazma takılı... 09.12.2001).» Öğleden sonra yaptığım kısa bir gezintinin ardından eve döndüğümde annem yine başladı: “Neden dışarı çıktığında evi arayıp telefonu kapatıyorsun? Beni kontrol mü ediyorsun?” “Evi arayıp kapadığım yok, kendi kendine yine bir şeyler uyduruyorsun.” Anlaşılan Firuze veya bir başkası arayıp annem telefona çıkınca kapamış. Annemin söyledikleriyse tuhafıma gitti; kendi yaptığı bir şeyi başkası da yapıyor zanneder, onun bu huyunu iyi bilirim. O evde olmadığında gelen sessiz telefonlar… Annem olabilir ve bunu anlayabilirim. Odamdaki telesekreterli telefonu çıkartıp şirket zamanından kalan, arayan numarayı gösteren telefonu taktım. Bu telefon ilk defa işime yarayabilir, hem telesekreterli telefona artık ihtiyacım da yok. İki gün önce ABD Başkonsolosluğuna gönderdiğim faksa bir cevap da Umman Denizi’nden geldi; ABD’li harekât komutanı Ladin’i halen aradıklarını söylüyor radyoda. Teknoloji beni şaşırtıyor. Bir gün sonra pazartesi, ihtiyacım olabilir düşüncesiyle satmaktan kaçındığım şirketin telefon santralini ucuz bir fiyata elden çıkarıp bir internet kahveye giderek gazete arşivlerinden bilgiler toplamaya başladım. Her günkü gibi haberleri dinlemeyi de ihmal etmiyorum: “ABD Dışişleri Bakanı Kazakistan’da.” Bakanın oraya uğrayacağını tahmin etmiştim. Molla Ömer’in mutlaka Kazakistan’ın Turgay şehri veya vadisinde olması gerekirdi. Gördüğüm rüyaları bildirme zamanı geldi, artık bana inandılar. Erzaklarım hazır; lakin ben elimi uzatmadan başkası kapıverir: «...Evdeyim. Akşam olmuş, dışarısı karanlık, balkonda bir bayan var, ona saati soruyorum; 10:25 veya 10:30 olmuş, saatimi ayarlıyorum. Dut ve çilek yiyorum. Bir yere benim için erzak konulmuş, gidip bakıyorum; bir sürü yiyecek, sebze, demet halinde büyük boy pırasalar, büyük büyük yeşil soğanlar, çuvalda patatesler ve daha bir sürü erzak... (12.12.2001).» İlgi çekici bir haber daha işitiyorum radyoda, IMF’den bir hafta arayla Türkiye hakkında ikici olumsuz haber, Türkiye’ye verilecek ek kredinin düşürülmesi haberi, ocak ayında durum daha da netleşecekmiş. ABD ile Türkiye arasında bir pazarlık var gibi, cinsi ocak ayında belli olur veya olacak. Saça başa kahramanlık sökmüyor, sonbaharda sararıp solan yapraklar düşer, benimkiler bu kışa kadar idare etmiş: «...Saçlarım dökülüyor, kökleriyle tutam tutam çekilip çıkıyor... (13.12.2001).» Tüm dünya basını Usame bin Ladin’in Afganistan’da ABD askerlerince bulunan kasetini yayımlıyor. Ladin kasetteki konuşmasında rüyalarından bahsediyor. Kasette sohbet ettiği Suudili Şeyh El Hamdi’ye, adamlarından birinin kendisine gördüğü bir rüyayı anlattığını, onu; “sus, bunu başka kimseye anlatma!” diyerek susturduğunu, aksi halde sırrının açığa çıkabileceğini söylüyor. Bulunan videokasetinde Usame bin Ladin’in ima ettiği sırrını çözmüştüm bile. Etkisiz hale getirilmeden önce bundan haberi olsaydı kim bilir neler yapardı! Bu kaseti Amerikan askerleri bulsun diye bilhassa kendisi koydurttu, konuşurken ara sıra oturduğu yerden kalkıp kameraya bakan gözlerinden açıkça belli oluyor. Şeyh El Hamdi’nin kameradan haberi yok, ona bir tuzak hazırlamış, yani onu ihbar ediyor. Amacı Suudi Arabistan ile işbirliği yaptığını göstermek, ispat etmek, Suudi Arabistan’da ikinci bir Afganistan yaratmak, başka yerlerde savaşlar çıkartıp bundan yararlanmak. Ardından başka ülkeler sıraya gelecek, bundan eminim derken Hindistan’dan parlamentoya baskın haberi, aynı günde. Amaç; burada da kargaşalık yaratmak, Hindistan ile Pakistan’ı birbirine düşürmek. Bugün bazı Türk gazetelerine fakslamak için yazılar hazırladım, önce ABD Başkonsolosluğu ile Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanına durumu açıklayan birer faks göndermem daha doğru olur. Basın için hazırladıklarımı başka bir gün gönderebilirim. Bir hafta sonu daha geldi, soğuk bir cuma. Son zamanlarda sıkça ortaya çıkan şarbon vakaları bile rüyama1) girmiş. ABD’li bir komutan Ladin’in yirmi beş veya yirmi altı Kasımda Celalabat’tan bilinmeyen bir yere doğru ayrıldığını söylüyor. Komutan, “o artık kıskıvrak” demek istiyor; fakat tarihte yanılmış, yirmi sekiz Kasım olmalı. Bir ödül daha; Molla Ömer için on milyon dolar. Usame ile birlikte tam otuz beş milyon dolar ediyor. İyi para. Artık Kazakistan’dan, yani Turgay’dan, Turgay şehri ve vadisinden bahsetmeliyim. Bu arada gazete arşivlerinden bayağı bilgiler topladım. Tahminlerimde yanılmamışım; diğer sabotajlar da aynen düşündüğüm gibi hazırlanmış. Tüm konuları içeren uzun bir yazı hazırlayıp ORG ismini verdim, “Olaylar, Rüyalar ve Gerçekler”in baş harfleri. ORG’un tüm parçaları Ladin’in sırrını ve sabotajlarını neye göre yaptığını açıklıyor, hatta Ladin’in bugüne dek tezgâhladığı ve basında “sebebi bilinmeyen uçak kazası” diye bildirilen sabotajları. Ramazan Bayramının ikinci günü, ne bende ne de evde bir bayram havası var, buraya uğramıyor. ABD Başkanı, Türkiye Başbakanını ülkesine davet ediyor, beş gün önce tahmin ettiğim pazarlık başlayacak. Kaza geliyorum demez, o halde ihtiyatı elden bırakmamak gerek: «...Bir tüfek. Namlunun ucu kırk beş derece olarak bir duvara çevrili. İlhan tetiğe basıyor, tüfeğin yuvarlak kurşunu duvara saplanıyor, duvarın arkasında da babam var ve İlhan’a kızıyorum... (20.12.2001).» Rüyalarımdan bahseden ve önemli olanlarını sıraladığım bir yazıyı ABD İstanbul Başkonsolosluğuna faks ile göndermeye karar verdim, bir faks da Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı için hazırladım ve ona en geç Ekim 2002 sonuna kadar bir seçim olabileceğini de bildirmeliyim. Yarın faks gönderme sırası bazı gazetelere gelecek. Öte tarafa gitmemekte ısrar eden bazı ruhların sebepleri olsa gerek, hele söz konusu henüz bebekliğine bile doyamamış bir canlının ruhuysa: «...Küçük bir çocuğun sesine, çağrısına ruhlar eko gibi cevap veriyor; siluetleri beyaz çarşafa bürünmüşler gibi hafifçe belli olmaya, görünmeye başlıyor. Duvarda büyük bir resim tablosu; bir çocuk ve arkasında bir kadın. Çocuk kadının önünde, kucağında, çocuğun resmini elimle siliyorum, ardından tablodaki kadın hafifçe gülümsüyor, yüzünde bir tebessüm beliriyor. “İşte çocuğun ruhu serbest kaldı, şimdi gidebilir, bir daha buralarda görünmez,” diyorum... (22.12.2001).» Rüyalarımda bugüne dek bayağı bebek gördüğümü hatırladım, beni en çok etkileyeni de bu oldu. Firuze ile mektuplaşma devam ediyor. Onun mektupları olmasa ne günlerin haftaların ne de ayların benim için bir değeri olacak, zamanım tamamıyla boş geçecek, belki de duracak. Onun sayesinde kendime çekidüzen vermeye, kendimi toparlamaya çalışıyorum, bana; “Kadının olmak için can atıyorum, daha önce hiç tatmadığım duyguları ilk defa seninle tatmak istiyorum...” diye yazan bir güzelin yanına gidemediğim halde. Bu gece korktuğum başıma geliyor, erzaklarıma göz dikildi: «...Üç-dört katlı ranzanın en üstündeyim, yanımda bir çocuk var. Alttaki yatakların üzeri yiyecek dolu, bir yatağın üzerinde de bütün halde hindi eti var. İçeriye solucan gibi, uzun, kalın, belimin kalınlığında, çirkin insan kafalı bir yaratık giriyor, yiyeceklere, hindiye ve bize bakıyor, ranzanın altına giriyor. Duvar tarafından aşağı bakıyorum, göremiyorum. “Bu yiyeceklerimize dadanacak,” diyerek aşağı inip orada duran uzun bir değneği alıyor, değnek ile onu ranzanın altında duvara sıkıştırıyorum, oradan çıkıp diğer odaya kaçıyor, kaçtığı odanın cam kapısını açmak istiyorum, kilitli, kuvvetlice çekip açıyorum, odaya girip elimdeki değnekle yerleri tarıyorum, açık dış kapıdan kaçarak gidiyor... (23.12.2001).» Yüzünü birine benzettiğim bu solucan her kimse kaçmayı başaracak veya sahneden, belki de ortalıktan çekilecek gibi. Annem bu sabah yine erkenden çıktı, Çerkezköy’e üfürükçüsünün yanına gittiğini sanmıyorum, ay sonları oraya gider, bu kez torununun yanına gittiğini düşündüm. Öğleden sonra yine sessiz bir telefon geldi, ben “alo, alo!” derken karşıdaki dinliyor. Telefonu kapadım, görünen numara yeğenimin numarası, yani annemin torununun. Düşündüklerimde haklıymışım. O halde!.. Tanrım, o bunu yapabilir mi? Bu ayın başlarında ben evde yalnızken ve hastalanıp yatarken böyle telefonlar geliyordu, bir defasında annem eve geldiğinde kapımın önünde tepinip ağlamıştı. Düşündüğümü yapıyorsa korkunç bir şey… Yiyecek ve içeceklerimi odamda saklamalıyım. Başarılı bir politika açıkta yapılanıdır: «...Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı, aynı partiden yaşlı bir politikacı ile sokak köşesinde ayaküstü konuşuyor. Ben arkalarında bir yerde bekliyor, Genel Başkan için; “partiye üye olacak,” diyorum... (27.12.2001).» Artık eminim, en geç Ekim 2002 sonunda Türkiye’de genel seçim var.2) Fakat burada kutlama tam tersine; Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı dışarıda, tam köşede, partiden ayrılıyor olabilir mi? Annem bugün geri geldi. Gitmeden buzdolabına koyduğu yemeğe hiç dokunmadım, yemedim ve hasta da olmadım. Bu arada torununun evinden her gün en az bir defa arayıp beni kontrol ediyordu. Odasına girmekte olan anneme; “Sen yemeğimin içine başka şeyler mi katıyorsun?” dedim. “Yemekleri ne ile yaptığımı nereden bileceksin ki…” |
|
ORG ve Tora Bora—4. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
|




