|
-5-
olduğunu radyoda benim söylediğimi faksıma ilave edersem ciddiye alırlar. Numarayı çevirdim, santralden Genel Sekreterliği bağladılar, bir bayan çıktı. “Usame bin Ladin konusunda çok önemli bir yazıyı direkt olarak en üst düzeyde bir yetkiliye iletmek istiyorum.” “Size bir faks numarası vereyim, Genel Sekreterlikte üst düzeydeki yetkilinin numarası.” Başka bir imkânım olmadığından yine el yazısıyla faksımı hazırlayıp verilen numaraya gönderdim. Acele yazdığım için hem yazım düzgün olmadı hem de Abdullah Öcalan ve Arta şehrinden bahsetmeyi atlamışım, bu durumda bana inanmayabilirler. Bir yazı daha hazırlayıp tekrar faksladım. Artık bana haberleri izlemek kalmıştı, bir an önce fırsatını bulup internette gazete arşivlerine de girmem gerekiyor. Geceleri sevgilisini kaybeden teselliyi dondurmada buluyor: «...Kısa saçlı, sarışın, mavi gözlü genç bir bayan, benim sevgilim. Benden oldukça genç olduğundan sanki benimle ilgilenmiyor. Yanımızda bir erkek arkadaşım ile onun sevgilisi var, bir yere tatile çıkıyoruz. Tatilde bunların üçünü kaybedip aramaya başlıyorum, başkalarına soruyorum, gören olmamış, yol kenarında bir yere oturup külahlı dondurma yiyorum... (28.11.2001).» Hazırladığım on üç sayfalık yazının beş sayfasını, bir sayfası Usame bin Ladin ve adamlarının kaçış yolunu gösteren el çizimi harita olmak üzere ABD İstanbul Başkonsolosluğuna göndererek rakamların anlamından bahsettim. Bugün annem gözlüğünü geri istedi. “Bu benim gözlük değil,” diyerek geri getirdi, kendi gözlüğü olduğunu söylediysem de önce bana inanmamış gibi davrandı, sonra; “O halde bu gözlüğe bir şey yapmışsın, bununla göremiyorum,” diyerek kırıp attı. İlerleyen saatlerde torunlarının yanına gideceğini söyleyen annem evden ayrıldı. Akşama doğru yine hastalandım. Başım dönüyor, üşüyorum, karnım ağrıyor, neler oluyor bana böyle! Ertesi gün kahvaltılık çorbamın ardından radyoda haberleri izlemeye başladım. Günlerden perşembe. Bonn’daki toplantıda Peştun lideri toplantıyı terk etmiş. Aralarında bir ispiyoncunun olduğunu tahmin etmiştim. Afganistan’da bombardıman Tora Bora bölgesinde yoğunlaşıyor, diğer bölgelerdeki askerler de buraya kaydırılıyor. Tora Bora adını ilk kez duyuyor, anlamının Türkçede “Kara Toz” olduğunu öğreniyorum. Tabirini şimdi yapabileceğim bir rüya aklıma geldi; “V şeklinde kum dolu kanallar…” Bu saate Başkonsolosluk kapalı, yarın sabah açıklayıcı bir faks gönderebilirim. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez Başbakan ile Genelkurmay Başkanının birlikte Cumhurbaşkanlığına çıktıklarını işitiyorum haberlerde. Kaleye şutlar isabetli, bayağı çabuk halletmişler diye düşünüyorum; lakin bir tek teşekkür telefonu bile gelmedi. Halen iyi değilim, yataktayım. Annem gelmedi, yiyecek tükendi, ekmek alacak param da yok… Aç karınla hasta yatağındayım, günlerden cuma, sadece ABD Başkonsolosluğuna dün hazırladığım faksı göndermek için ayağa kalktım, ayrıca telefon çaldığında kalksam da arayan kimse konuşmuyor, birileri beni sanki kontrol ediyor. Bir gece sonra rüyamda Usame bin Ladin’i görüyorum, ilk defa rüyama girdi. Yüzündeki buruk bir ifadenin haricinde diğerlerini pek hatırlamıyorum. Yataktan kalkarken başım döndü, gözlerim karardı, düşeceğim anda dolaba tutundum ve tekrar yatağa serildim. Yatarken sağa sola döndüğümde bile fırıldanan başıma çare bulamıyorum, galiba sonum geldi diye de düşünmeye başladım. Eninde sonunda gideceğim yer belli olduğundan nasıl ve ne zaman kaldırılacağımı umursamıyorum. Tekrar uykuya dalsam her şey kolay olacak; ama onu da beceremiyorum, bu uyku denilen şey insanın canı istediği zaman gelmiyor ki! Bir ara sendeleyerek mutfağa gidip fişi çekilmiş buzdolabını açtım, içinde sadece bir tek limon var. Belki limonlu sıcak su iyi gelebilir düşüncesiyle tencerelerin bulunduğu dolabı açtım, su kaynatmak için elime aldığım, sıkıca kavrayamadığım tencereyi yere düşürdüm, arkasına gizlenmiş bir poşet gördüğümde açıp baktım; küflenmiş ekmekler… Anlaşılan annem gitmeden önce ben yemeyeyim diye oraya saklamış. İki gün sonra hava kararmadan önce annemin geldiğini işittim, günlerce yastık üstünde dönen başımı kaldıramıyor, açlığı artık hissetmiyorum. Evi sessiz bulan annem odamın kapısına dayandı, kilitlediğim kapıyı açmaya çalışıyor, açamayınca bağırıp tepinmeye başladı. “Aç kapıyı… Aç!” diye bağırıp ağlıyor, yarı baygın gibiyim. “Ne var?” diye güçsüz bir halde seslendiğimde sesini kesip odasına gitti. Neden böyle yaptığına bir anlam veremedim. Akşama doğru zor güç kalkarak getirdiği ekmeği yedim. Dün radyoda ilginç bir haber işittiğim aklıma geldi; koalisyon parti liderleri, Genelkurmay Başkanı, Dışişleri Bakanı ve Milli Savunma Bakanı bir araya geldiler. Aynı gün akşamüzeri İsrail’de iki intihar saldırısı; böyle bir şey olacağını bekliyordum. Afganistan’dan kaçabilenler başka yönlere dağılıyor. Bazı ülkeler El Kaide’nin oyununa gelecek, bundan eminim, elimdeki kozlarla onları uyarabilirim, şayet açıklama yaptığım ülkelerin politikacıları buna yanaşmazlarsa. Nihayet ilk adım Türkiye Başbakanından geldi: Bugün İsrail Başbakanı ile telefonda görüşüyor, meslektaşını ikna etmek zor olmadı. El Kaide’nin oyununu anlatmış olacak ki İsrail ordusu Filistinlilere karşı yaptığı misilleme harekâtını akşama doğru durduruyor. İki günde kendimi iyi hissetmeye başladım, radyoda ilginç haberleri izlemeye de devam ediyorum; ABD Dışişleri Bakanı Ankara’da. Türkiye’nin ABD’den tavizler aldığı haberleri. Akşama doğru haberlerin yönü değişti, bir gariplik var. Radyodaki bayan spiker bile Belçika’dan gelen yeni haberi biraz şaşırmış gibi aktardı: ABD’li Bakan Ankara’dan ayrılıp Belçika’ya indiğinde, Türkiye’nin tavizler aldığına dair önceki haberler aynı akşam tersine dönüyor. Çoğu insanlar geceleri boynuzlanır: «...Karanlıkta bisiklet ile gidiyorum, gece saat on bir (23). Bisikletin farı yanıyor, açık bir büfe ararken bir köpeğe rastlıyorum, o an arkamızdan bir sığır sürüsü beni ve köpeği kovalıyor, ben bisikletle, köpek de koşarak yan yana kaçıyoruz. Sığırların hepsi uzun boynuzlu, biri bana iyice yaklaştı, beni arkadan boynuzlayacak... (06.12.2001).» Boynuzlarını takmadan uyanıyor, “oh be, rüyaymış!” diyorum. Gerçekte vücudumu olduğu gibi ruhumu da dinlendirmek için yatağa giriyorum, kaslarım gevşiyor, gözlerim kapanıyor, uykuya dalıyorum. Sonra yavaşça dalgalanmalar başlıyor, dört evreli dalgalar, dalga dalga gelen düşler, hem görsel hem işitsel, bazen olağana yakın arada bir olağanüstü. Kimi zaman dalgalanmalar akıntıya çevriliyor, hatta girdaplar oluşuyor. İşte böyledir benim rüyalarım; içimdeki dünya, dört mevsimli bir dünya, karanlık bir boşlukta dönüp dururken üzerine vuran ışın ile parıldayan ve o ışının bir kısmını geri yansıtan başka bir dünya. Yatakta iken beni heyecanlandıran, korkutup sevindiren, ağlatıp güldüren, sağa sola döndüren, fakat ayağa kaldırıp koşturamayan rüyalar… O dünyada ne bir düşüncenin ne de mantığın rolü var. Rüyalarımda kendimi kontrol edemiyorum; acaba o beni kontrolünde tuttuğu için mi koşmamı önlüyor? Rüyalarımda koşmak istediğim halde koşamadığımın sebebi veya sebeplerinden biri bu olmalı. Daha önce demiştim; hayat ancak koşturmakla yürütülür diye, rüyalarda da böyle, hiç koşamazsam veya hızlı koşamazsam rüya orada bitiyor. Bilemiyorum neden! Uyandığımda bunu şöyle yorumlayabiliyorum ancak: Rüyalarımın bir tek şeye gücü yetmiyor, beni kaldırıp koşturamıyor. Askerdeyken aynı koğuşta kalan arkadaşlardan biri; “Rüyanda Türkçe mi konuşuyorsun, Almanca mı?” diye sorduğunda sorusunu yanıtlayamamıştım. “O kadarını bilmiyorum, hiç dikkat etmedim, bundan sonra dikkat edeceğim,” demiştim ona. Sonraları gördüğüm bazı rüyalarda buna dikkat ettim; Türklerle Türkçe, Almanlarla Almanca konuşuyorum. Galiba yanılmışım, az bile olsa rüyalarda mantığa bir yer var. Aşağı yukarı on gündür hiçbir ABD’li yetkilinin Ladin üzerine basında bir beyanı çıkmadı. Önceleri hemen her gün neredeyse düzinelerce beyanlar gelirdi. Dün ABD İstanbul Başkonsolosluğuna bana teşekkür bile etmediklerini bildirdiğim bir faksı göndermemin ardından, on günden beri ABD’li bir yetkili ilk defa Ladin’den bahsediyor basın yayında; “biz onu daha yakalamadık ki!” diyor. Vay canına! Radyodaki haber beni şaşırttı, ABD’liler gerçekten hızlıymış, böylelikle dünkü faksıma ta ABD’den cevap gelmiş oldu, hem de radyo kanalıyla, Usame bin Ladin tarzı. Bora bana seslendi: “Ey eşbiçimli, sana bir şey koklatmazlar!” Rüyada bile olsa bir kahramanım, gecelerimin korkulu ruhları artık benden korkmalı; fakat diğer tarafta bir kazma hazırda bekliyor: «...Sanki bir kahramanım, yanımda birkaç kahraman daha var, adlarımız Çelik Bilek, Demir Bilek gibi. Bir konuda kötülere karşı kahramanca dövüşüyoruz, hiç engel tanımıyorum... Yolda yürürken biri, bir bebeğin dünyaya geldiğini bana müjdeliyor. Müjde olarak ona yemek ısmarlayacağım. Bebeği görmeye gideceğiz; lakin hava yağmurlu. Yanımızda |
|
ORG ve Tora Bora—4. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |




