|
-4-
birkaç dakika sonra bir yolcu uçağının düştüğü haberleri; kurtulan yok. Tüm televizyon ve radyo kanalları: “Terörist bir saldırı olup olmadığı araştırılıyor.” Geçen ay gördüğüm rüyanın1) bununla bir ilişkisi olup olmadığını düşünüyorum, evet olmalı; zira bu rüyada da askerler var, diğer uçak kazası rüyalarında olduğu gibi, başka diyarların askerleri… Korkulu rüyalardan biri de bir tünele girip çıkamamak. «...Tramvayla gidiyorum. Bir tünelden geçip son istasyonda iniyorum. Sinemaya gidiyorum, yanımda oturan bir bayan bana iyice yanaşıyor, arkamda oturan diğeri kafasını uzatarak yüzümden öpüyor... Yolda araba ile gidiyorum, sarışın uzun saçlı güzel bir bayan, bir önceki rüyamda gördüğüm bayan, “onu rüyamda görmüştüm,” diyorum, yolda arabasıyla kaza yapıp yolu tıkamış, bense tıkalı trafikte kolayca ilerliyorum... (17.11.2001).» Rüyamda gördüğüm bu güzel bayan gerçek hayatta görmediğim, fakat altı gün önce rüyamda2) tozları alan bayanın aynısı. Son günlerde sarışınlar rüyalarımı oldukça sık süslemeye başladı. Geçici olacak kurulacak olan hükümete yönelik Afgan delegelerin toplantısının İstanbul yerine Berlin’de yapılacağı basında bildiriliyor. Haberleri ancak radyolardan dinleyebiliyorum, gazete alma olasılığım yok. Aradan üç gün geçti, gecenin sessizliğindeyim, bir saat önce günüm, tarihim değişti. Yatağa girdim. Tüm akşam aklım fikrim rüyalarımdaydı. Bir şeyler bulmaya çalıştıysam da herhangi bir sonuca varamadım. Uyumadan önce yatakta oturup her zamanki gibi dualar ettim, ardından yorganımın altına çekildim. “On birinci ayın yirmi birindeyiz ve kış kapıda, bir zamanlar yatmadan önce her gün Salât-ı Tefriciyye duasını okuyordum, hem de kırk bir defa,” dedim kendi kendime. “Ne? Pennsylvania… Aman Tanrım!” diye bağırarak yataktan sıçrayıp elime bir atlas aldım. Dikkatlice bakıyorum… Tam da yatarken aklıma geldiği gibi; bunlar bir tesadüf olabilir mi? Rüyalarımı yazdığım defterleri karıştırıyorum. Rüyalardaki matematik imtihanları, coğrafya dersleri3) rakamlar… Nasıl da önceleri bu kadar basit bir şeyin farkına varamamıştım! Şaşkın bir haldeyim… Elime kalem kâğıt alıp bazı rüyalarımı tarih sırasına göre ayrı bir yere not ettim ve arka arkaya tekrar inceledim. Meğerse her şeyi aylar, hatta seneler önce rüyalarımda görmüş, bunlara bir anlam verememişim. Tekrardan inceledim. Hayır! Bunlar tesadüf olamaz… Hepsini ilgili yerlere bildirmeliyim; yoksa daha çok canlar yanacak. Sabotaj yapılacak ilk yer Berlin şehri olabilir. Fakat nasıl bildireceğim? Telefon kapalı… Değil bir yere gitmek için, dışarıdan telefon açacak param dahi yok. Hem bana inanacaklar mı? Belki de yaşadığım son olaylardan dolayı aklımı kaybettim, kendi bilincimden bile şüpheliyim, ama her şey açıkça ortada, kâğıt üzerinde… Rüyalarımdan bahsetmezsem bana inanırlar. Ya sonra? “Sen bunları nereden biliyorsun?” diye sorarak beni içeri tıkarlarsa... Veya; “bu adam çok şeyler biliyor” diyerek tıpkı gördüğüm bir rüyadaki4) gibi beni harcamaya kalkarlarsa! Hem ödül de büyük. Bir yere bildirdiğimde eline geçen ilk kimse; “bakın, bunları ben ortaya çıkarttım!” diyerek sahiplenir ve başka bir rüyamdaki5) gibi mirasa konabilir. Kim bana yirmi beş milyon doları kaptırır ki! Tüm gece uyumadım, şaşkın bir halde rüyaların içinden başka ipuçları çıkartmaya çalışıyorum. Ladin’in nerede olabileceğini zaten buldum, başka şeyler de gerekli, örneğin; oraya ne zaman, hangi yolla ve nasıl gitti? Molla Ömer, Taliban ve El Kaide’nin diğer üyelerinin saklanabilecekleri yerler… Bunları tespit etmem birkaç günümü alabilir. Zenginlikler gecelerde: «...Bazı rakamlar görüyorum, loto sayıları gibi. 29 rakamı çok net... (25.11.2001).» Pazar sabahı kalkar kalkmaz bu rüya üzerine şüphelerimi gidermek için tekrar atlasa, ardından rüya defterlerime baktım. İstanbul’da halen bir tehlike var,6) tıpkı Berlin şehrinde olduğu gibi. Dört gündür, gece gündüz çalışıyorum. Sıkça atlasa bakıyor, küçücük yazıları okumam için annemin mercek gibi gözlüğünden faydalanıyorum. Yardıma, birisiyle konuşmaya ihtiyacım var; fakat çevremde kimse kalmadı… Kasım ayının yirmi yedisi, günlerden salı. Dün hiçbir yeri arayamadım, cebimde telefon açacak para bile yoktu. Annemin beni kötüleyerek sarhoş, kumarbaz diye tanıttığı akrabaların yanına gidip de telefon açamazdım, hepsi bana hor gözle bakıyor. Dünkü haberlerde Berlin’de yapılacak olan Afganistan ile ilgili toplantının bugüne ertelendiğini ve Bonn şehrine alındığını işittim; bu iyi bir haberdi. Toplantının kimler tarafından İstanbul veya Berlin’de yapılması istendiği, hem de bugün, beni günlerce düşündürdü, hatta toplantıya katılanlar arasında bir ispiyoncunun olabileceği aklıma geldi. Herhangi bir ülkenin bilerek böyle bir şeyi tertipleyeceğini sanmıyorum, hiçbir ülke İstanbul veya Berlin’i deneme tahtası konumuna getirmiş olamaz, bu açıkça Usame bin Ladin’in taktiği. Gece saatlerce uyumadan yatakta kaldım, sabah kalktığımda saat dokuzdu. Kahvaltının ardından telefonu kontrol etmek için ahizeyi kaldırdım, evet; telefon açılmış, annem tekrar açtırmış. Önceleri yazdığım on sayfaya yakın açıklamalar haricinde, elime geçirdiğim kâğıt kalem ile faks göndermek için başka yazılar hazırladım. Bay Mayer rüyamda7) “etrafta temizlik yap” demişti, yine rüyalardaki8) gibi yılbaşı hazırlığı yapıldı ve “start”a basıyorum. İstanbul Amerikan Başkonsolosluğunu aradım. “Hanımefendi, önemli bir konuyu üst düzeyde yetkili biriyle görüşmek istiyorum.” “Hangi konuda görüşeceksiniz?” “Afganistan olayları konusunda, elimde iletmek istediğim önemli bilgiler var.” “Sizi Güvenliğe bağlıyorum.” “Güvenlik. Buyurunuz sizi dinliyorum,” diyerek Türkçe konuşan bir bayan çıktı. “Önemli bir şeyi bildirmek istiyorum, Afganistan olayları konusunda, Usame bin Ladin’in sırrı ve nerelerde saklanabileceği hakkında.” “Evet, bana söyleyiniz.” “Size telefonda söyleyemem, elden bir yazı vermek istiyorum.” “Bir dakika! Sizi şefime bağlayayım.” Bu kez Amerikan şivesiyle Türkçe konuşan bir erkek telefondaydı. “İletmek istediğiniz önemli şey varmış, bana söyleyebilirsiniz.” “On sayfalık bir yazı hazırladım ve bunları elden vermek istiyorum, verdiğime dair kayıtlarınıza geçilmesi şartıyla.” “Size faks numaramı vereyim, bana fakslayabilirsiniz, numaram: 252 11 48.” “Biliyorsunuz, işin içinde yirmi beş milyon dolarlık ödül var, ya içindeki bilgilere siz sahiplenirseniz! Size nasıl güvenebilirim?” “Elden yazı almıyoruz, bana güvenmelisiniz.” Zaten herkese, anneme bile güvendiğimden bu hale geldim ya… Ona güvenemiyorum. “Dinleyiniz! Gerçekten ciddiyim ve elimdeki bilgiler önemli. Adım Turgay ve isterseniz beni arayabilirsiniz. Telefon numaram ...” Numarayı verip telefonu kapadım. Bunlar beni ciddiye almayacak. Şu an Berlin daha önemli, orada her an bir şey olabilir. Gayet iyi Almanca bildiğimden üst düzey bir yetkili ile direk olarak görüşebilirim. Almanları iyi tanırım, onlar beni ciddiye alacaktır, ayrıca; kiminin hemencecik “saçma” diye nitelendirerek bertaraf ettiğini bir başkası ilk önce belleğinden süzüp ona göre değerlendirebilir. Aklıma ABD Büyükelçiliği geldi. Telefon numarasını Başkonsolosluktan temin edip önce Ankara’nın kod numarasını, ardından 4555555 i çevirdim. Burada da Güvenliği bağladılar. Türkçe konuşan bir beyle görüştüm, bana yine aynısını söyledi: “Gönderin, ben veririm.” Ona; “kayıtlarınıza geçecek misiniz?” diye sorduğumda benzer cevabı aldım, onlar da beni ciddiye almıyor. Tekrar düşündüm ve yine Amerikan Başkonsolosluğunu aradım. Karşıma güvenlik görevlisi önceki bayan çıktı, kendimi tekrar tanıtıp devam ettim: “Şefinizle yine görüşebilir miyim?” “Faksınızı gönderebilirsiz, o şu an meşgul, telefona çıkamaz.” “Pekâlâ, hazırladığım yazının ilk iki sayfasını göndereceğim, ilgi gösterirseniz diğer sayfalarını gönderirim.” İki sayfalık faksı gönderdim, beni ararlar diye bekledim. Hayır, aramadılar; yani beni ciddiye almadılar. Daha önce düşündüğüm gibi Almanya Başkonsolosluğunu aradım. “Beni Sayın Başkonsolos’un sekreterine bağlar mısınız? Afganistan olayları hakkında önemli bir konuyu görüşmek istiyorum.” “Tabii, bir dakika lütfen!” Başkonsolos sekreteri telefondaydı. “Size bir faks göndermek istiyorum, içeriğinin çok önemli olduğunu sanıyorum. ABD İstanbul Başkonsolosluğunu aradım, ayrıca faks gönderdiğim halde ciddiye alınmadım. Göndereceğim faksı okur musunuz? Siz de önemli bulursanız lütfen Sayın Başkonsolos’a iletiniz, aksi takdirde yırtıp atarsınız.” “Elbette, faks numaramı veriyorum, oraya fakslayınız.” El yazısıyla bir kâğıda metni yazıp gönderdim, bir müddet sonra tekrar aradım. “Faksımı aldınız mı?” “Evet, aldım ve Sayın Başkonsolos’a hemen ilettim. Teşekkür ederim.” Ciddiye alındığımı anladım. Şimdi Ankara’da Genelkurmay Başkanlığına bildirmem gerek. Beni ciddiye alacaklarını pek sanmıyorum. Fakat bir dakika! Abdullah Öcalan’ın İtalya’dan ayrıldıktan sonra Yunanistan’ın Arta şehrinde |
|
ORG ve Tora Bora—4. BÖLÜM © |


|
Olaylar, Rüyalar, Gerçekler ve Tora Bora Kalesi |
|
|

